Kayıtlar

Eylül, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Gamsız Hayat...

       Uzun zaman olmuştu derin derin nefis alıp hayal kurarak yürüyüş yapmayalı. Çok şey öğrendim geride kalan bir yıl içerisinde. Geriye dönüp tekrar tekrar kafamda yaşadım her şeyi. Bir akşam annem ile dertleşirken dur bakalım daha neler göreceksin dediğini hatırlıyorum. Evet merakla bekliyorum neler göreceğimi.       Mesela düğünlere gitmek yerine cenazeleri gitmeyi tercih ediyorum artık. Mutlulukla değil, insanların üzüntüsünde avutuyorum kendimi. Ne yalan söyleyeyim mezara inip o insanı son kez kucaklamanın verdiği hissi daha bugüne kadar hiç bir şey yaşatamadı. Belki bir kaç gün önce sapasağlam karşınızda duran insan, kollarınızda kuş gibi şimdi. Yüzünü sağa doğru çevirip, kefenin iplerini çözüyorsunuz. Tahtaları itinayla, ama ölüyü incitmeden üzerine diziyorsunuz. Çok değil birkaç dakika içinde mezar kapanmış oluyor. Gel zaman git zaman, gözünüz etrafta çoğalan mezarlara takılıyor. Ölüm ve doğum tarihlerini okuyorsunuz. Tahminlerde b...

Sanırım Büyümekle Çocukluk Etmişiz...

           Yaprakların sararmaya başladığı güzel bir Eylül sabahında annem usulcana sesleniyor, başımı okşayarak uyandırıyor. Gömleğim, pantolonum ütülenmiş sandalyeme asılmış muntazaman. Liseye başlıyorum. Karnımda tarif edilemez bir ağrı; kelebekler mi uçuşuyor desem yoksa fazla edebiyat parçalamadan motor mu bozuldu desem bilemedim. 13 yaşımda okulun ilk günü ve annem benimle okula kadar geliyor. Benimle okula gelen bir annem olduğu için şanslı mıyım? Yoksa arkadaşlarımın ağzına sakız olacak kadar hanım evladı mıyım orası meçhul.               Bir zamanlar çabucak bitsin dediğim günlerin özlemini duyuyorum desem nankörlük etmiş olurum öyle değil mi? Her Türk genci gibi zamanı geriye alabilsem ne yapardım diye düşünüyorum bazen. Aynı kızları sever miydim? Okuldan kaçıp futbolcu olma hayalimin peşinden koşmak yerine, dizimi kırıp ders çalışır mıydım? Daha iyi bir üniversiteye girsem sanki daha mı mutlu olacaktı...

Çocukluğumun Bayramları...

           Yıllar önce bir bayram sabahı 12 ya da 13 yaşındayım. Sabahleyin bayram namazından sonra fırının önünde uzun bir kuyruk. Keza Börekçi Doğan abinin önü de tıklım tıklım herkes sabah kahvaltısında su böreği yemek istiyor. Bizim aile ise sıcak ekmeğe tereyağ sürenlerden. Parmak uçlarımız yana yana eve gidiyoruz. Annem sofrayı hazırlamış bizi bekliyor. Kahvaltı sonrası son hazırlıklarımızı yapıp İzmit'e doğru yola çıkıyoruz. Esenler Otogarı'ndan üniversite yıllarımda hep nefret etmişimdir. Ama köye gidiş yolundaki o tatlı telaşı, seyyar pişmaniye satıcılarını, otobüste verilen ucuz kek ve plastik bardaktan içtiğim kolayı asla unutamam. O zamanlar daha koltuk arkalarında televizyon olmadığı için genelde yolculuk esnasında ya cam kenarı manzarayı seyrederdim ya da kitap okurdum.                 İzmit'in merkezi hariç diğer yerleri o zamanlar gerçekten köydü. İstanbul'dan gelenlere ayrı bir gözle bakılı...

Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler...

          Hayatı bir türlü ucundan yakalayamıyorum. Bu zamana kadar ayakta kalabilmek için kendimce bir savunma taktiği geliştirmiştim. Ama sanırım artık fayda etmiyor. Önceleri çevremde olup bitenleri görmezden gelebiliyordum. Fakat artık insanları idare edemiyorum.            Metroda arkanızdan dolanıp önünüze geçmeye çalışan insanlar, otobüste boş koltuğa oturmak için köşe kapmaca oynayanlar, sokakta insanlara dik dik bakanlar, iş yerinde yüzünüze gülümseyip arkanızdan demediğini bırakmayanlar, anti depresan kullanıp bir ağlayıp bir gülen profesyoneller... Bunca saçmalığa nasıl oluyor da ses çıkarmıyoruz anlayabilmiş değilim. Kariyer yapıp, üstüne çocuk yapan insanların hali çok ilginç mesela. Bütün günü bakıcı veya anneanne ile geçen çocuklarının kahrını çekmiyorlar. Fakat haftasonu mutlu aile fotoğraflarını da gözümüze sokmadan yapamıyorlar.            Her gün ütülü gömlek, koyu takım elb...

Şairler Yalan Söylemez...

       Paranın da satın alamayacağı şeyler var değil mi hayatta?  Küçük mutluluklar mesela. Başımı yastıkla kolumun arasına sıkıştırmış bir halde uyanıyorum. Birkaç dakikalığına da olsa odamdaki şairlerin posterlerine bakıyorum. Mesela Özdemir Asaf uzaklara bakarak "Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" diyor.  Sanki 4 yıldır neler çektiğimi biliyormuş gibi. Hangi ara girdim borca, 20 kilo almışım, saçlarıma aklar düşmüş, kitaplarım raflardan taşıyor, kardeşim okula başlamış, arkadaşlarım evlenip çoluk çocuğa karışmış...         Sonra sol kolumla yorganı sıkıca kavrayıp üstümden atıyorum. Derin bir nefes alıp yatakta doğrulmaya çalışıyorum. Bu sefer Cemal Süreya'ya takılıyor gözlerim. "İki çay söylemiştik orda, biri açık. Keşke bunun için sevseydim seni." Sahiden çok uğraştım birisini sevebilmek için. Sevilmek elbette güzel bir şey. Farkında olmadan sevildiğimi de öğrendim. Fakat adam dediğin başkasından az, kendisinden çok şey ...

Ah Keşke Yine Oyunlar Oynasaydık...

         Henüz 26 yaşında olabilirim ama bu benim geçmişe özlem duymayacağım anlamına gelmiyor. Çok sevdiğim insanları kaybettim son birkaç yılda, ölüm insanı birkaç yıl daha yaşlandırıyormuş acı da olsa öğrendim.  2001 krizinden bu yana babamın yaşadığı işsizlik süreci bana cebimdeki paranın değerini de öğretti. Akşamları sofraya gelen yemeğin kıymetini kendi paramı kazanmaya başlayınca anladım. Aynı sofrayı paylaşan geniş bir ailenin parça parça dağılıp, aynı masada oturmaya tahammül edemeyecek duruma gelişine de şahit oldum. Kuzenler ve komşu çocukları arasındaki aptal  rekabete maruz kalarak kimseye minnet etmeyen, gamsız, insanları sevmeyen biri oldum çıktım en sonunda. Çok sevdiğim insanları arayıp sormak yerine burada kendi başıma yazarak, onlara karşı olan duygularımı dile getirdim. Bilmiyorum eğer arkadaşlarıma ve aileme olan derin bağımı buradan yazarak belli edebildiysem ne mutlu bana. Çünkü hiçbir zaman yüzlerine karşı bunu dile getiremey...