Kayıtlar

Ekim, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ne de güzel uyuyordu memleketim,uyandırmaya kıyamadım

       Şimdi bir hafta daha geride kaldı öyle değil mi? Bir takvim yaprağını daha yırtıp çöpe attık. Çünkü arkasında yazan nasihatleri okuyamayacak kadar sıkkın canımız. Falım sakız çiğneyen kaç kişi kaldı mesela. Papatya falı bakan ? Sevgi , mutluluk belki de para yok yok hiçbiri değil aradığım ama  çok tuhaf bir şey değil mi bu , okuduğum kitaplarda veya izlediğim filmlerde asla sözü geçmiyor. Hepimiz kaçmak ve direnmek arasında bir seçime zorlanıyoruz Bukowksi'nin dediği gibi. Bizi delirten durum ise tüm olana bitene direnmek istememiz.         Okula ilk adım attığım gün geliyor aklıma. Sanırım her şey o zaman boka sardı. Çünkü bize önce hep ne yapmamamız gerektiği öğretildi. Halbuki kaybetmeden kazanmanın, yumruk yemeden sağlam kalmanın, sevmeden sevilmenin bir anlamı yoktu. Aldığımız notlar ile değerlendirildik. Misal hiç çocuk olmanın ayrıcalığını yaşatmadılar bize. Aferin alabilmek için hep başkalarının doğrularını yapmak zo...

Hayata Diss Atarken...

      Gecenin bir vakti olmuş aklımda Tupac Shakur'un dizeleri, bir yandan da dinliyorum tabi ki. Hayata Diss atarken dizeler parmaklarımızın arasından uçup gidiyor. 25 yaşında ölmüş bir insan olarak kısacık yaşamında arkasında onlarca albüm, filmler ve tabi ki de dolu dolu bir yaşam öyküsü bırakmış.       "İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı , güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir" diyor Goethe.  Tupac Shakur'dan Goethe'ye atlamam biraz tuhaf gelebilir ama. Hayat felsefeleri ve düşünce dünyalarıyla bizi derinden etkiledikleri kesin. Her akşam işten eve dönerken bizim sokağın köşesinde midye satan abiyi görüyorum. Ben çocukken bizim ilkokulun köşesinde satardı midyelerini. Bir iddia uğruna düzinelerce yer, arkadaşlarla kavga ederdik. Dile kolay 18 yıldır bizim mahallede midye satıyor. Ve bunca yıldır göz aşinası olduğum, tezgahından midye yediğim adamın adını sormak aklıma bile gelmemiş. ...

Geçmişinin Özlemcisi, Bugününün Şikayetçisi...

Ellerim cebimde metroya doğru yavaş yavaş ilerliyorum. Yanımdan insanlar koşarak geçiyor, kapanan kapıyı zorla açmaya çalışanlar var. Bizim göremediğimiz ama birilerinin inandığı ortalardaki boş yerlere doğru ilerleme çabası içindeyiz metroda. Nezaket yok, hoşgörü yok, gülümseme yok. Tren durağa yaklaşırken aklımdan bir ibnelik geçmiyor değil. Kendimi trenin altına atsam da insanlar evine birkaç saat geç gitseler... Umurlarında mı ? Tabi ki değil. Hatta ölünün arkasından beddua bile edeceklerdir. Hayat böylesine bir hal almış işte. Küçük bir çocuk iken yalnız kalmaktan korkardım. Her gün sokağa çıktığımda muhakkak komşunun çocuklarını, en yakın arkadaşlarımı oyun oynamaya çağırırdım. Ben gitmezsem onlar beni çağırırlardı. Bugün ise eski dostluklarımın muhasebesini yapıyorum. Kimseden beş kuruş beklentim yok. Kimsenin de benden bir beklentisi olmasın. Çünkü o kadar yüzsüz insanlar olduk ki. Beni anlayanlar olacaktır. Mesela artık kitapçıları saatlerce gezmek zorunda kalıyorum. Çün...

Eğitim Cehaleti Aldı, Eşeklik Yine Baki Kaldı...

     Yine hayaller kurduğumuz bir günü daha geceye uğurluyoruz. Bazen kimsenin beni bulamayacağı, herkesten ve her şeyden uzak bir yerlere gidip saklanma isteği uyanıyor içimde. Yorucu bir iş günün bitmesine yakın koltuğumu arkaya doğru itip şöyle bir insanları izledim. Kimse onları izlediğimin farkına varmadı. Kimileri kafasını ekrana gömmüş, kimisi telefondan gizli gizli mesajlaşıyor, kimisi telefonda kavga ediyor... Hayat bu işte. Hayallerini gerçekleştireceğin dünyaya hoş geldin. İnsan ziyan olmak için yaratılmıştır.       Zafere giden yolda çekilecek bir çilemiz var orası kesin. Sürekli kendimizi birilerine ispatlamamız gereken bir iş ortamındayız. Misal insanlara derdinizi anlattığınızda veya hayallerinizi paylaştığınızda zayıflık olarak algılanıyor. Sadece iyi bir insan olmak istiyorsunuz, kafanız rahat olsun istiyorsunuz, tabi ki stres ve hayal kırıklıkları iş hayatının gerçekleri bunun da farkındayız. Peki bu bencilliğe, para her kapıyı ...

Yaprak Döküyor Bir Yanımız, Bir Yanımız Bahar Bahçe...

           Yeni bir gün doğuyor günün ilk ışığı pencerenden odana sızarken. Birkaç dakikalığına da olsa boş gözlerle tavandaki izlere bakıp, noktaları birleştiriyorsunuz. Günler, saatler, dakikalar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Hep olmak istediğiniz adam oluveriyorsunuz, eli cebinde ağır adımlarla ilerliyorsunuz. Rutinler başlıyor hayatınızda, hikayeler yeniden yazılıyor, dinlediğiniz her şarkından bir anlam çıkartıyorsunuz kendinize, okuduğunuz her satırın altı çizilmeye değer oluyor birden. Daha önce yedikleriniz hiç bu kadar lezzetli olmamıştı diyorsunuz.              Sahi ne oluyor size böyle. Tesadüflerden bir köprü inşa ediyorsunuz. Birbirini uzak iki kıtayı birbirine bağlıyorsunuz. Mesafelerden eser kalmıyor, manzaranın keyfini çıkarma vakti. Güneş batımına yakın deniz de hoş bir yansıma. Oltalar atılıveriyor boğazın serin sularına. Bilmem kaçıncı hayali geçiriyorsunuz aklınızdan. Keşkeleriniz...

Mutlu Ol, İyi Bak Kendine...

          Üniversite bittiği günden beri her sabah işe karın ağrısı ile gidiyordum. Fakat son iki haftadır böyle bir vurdumduymazlık, boş vermişlik var ki anlatamam. Elim cebimde uzun uzun yürüyüşler, yürürken gökyüzüne bakıp hayaller kurmalar. Üsküdar sahilinden gelen motorları seyretmeler falan. Kendimi İsmail abi gibi hissediyorum. Elimde çayım, bir bank köşesine oturmuş vapurdan inen insan selinde boğuluyorum.             Sanırım bu zamana kadar hep kendimi mutlu etmişim. Her ne kadar mutsuz olduğumu iddia etsem de. İyi bir insan olmak, aza kanaat etmek, semt semt gezip yeni insanların sofrasına oturmak, derin derin nefis almak, bol bol yürümek, daha fazla gülümsemek istiyorum. Misal Üsküdar'daki Eminönü iskelesinin karşısındaki banka geçen günlerde tarih attım. Bilmiyorum belki o tarihten sonra hayatımın akışı değişir diye düşünüyorum. Bu hafta da gidip adımı soyadımı kazıyacağım. İleride belediyeden istesem verirler...

Deli Çocuğun Güncesi...

          Doğduğumda kel, 2 yaşıma kadar sarışın, sonrasında kızıl ve 20'li yaşlarımdan itibaren de beyazlayan saçlarımla dört mevsimi gören ağaçlar gibiyim. Çok uzun zaman önceydi diyeceğim ama tanıdığım bazı abilerim ya bi siktir git Murat yaşın kaç başın kaç diyecek. O yüzden bir zamanlar ben de ergenliğimde sevmiştim diyelim. Valla bak şimdi böyle yazınca inanasım gelmedi ama. Yürüdüğüm yol ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Ağustos böceği gibiydim. Sonra tabi olmayacak duaya amin dediğim için birazcık üzüldüm. Neyse ki yaralarımı üfleyerek geçirebiliyorum hala.                Ben hep doğru kızları sevdim. Peki yanlış giden neydi? Yanlış zamandı, yanlış adamdım. Evet evet hata hep bendeydi. Üşendim, kazanmak zor olandı. Ben hep kaybetmeyi seçtim. Zaten şair olmak isteyenler kaybetmeyi göze alanlar değil midir? Kalp kırmadan, gönül koymadan, ağlamadan sızlamadan usulcana oldu bittiye geldi. 25 yaşımda peşinden ...

Ders: Şükretmek...

        Dünya boktan sen tamsın kurduğun cümle eksik diyerek başlıyor şair söze. İşte öylesine bir gün daha geride kalıyor. Okumaktan keyif duyulan bir kitap daha tozlu raflardaki yerini alıyor, izlenen bir filmden sonra daha birkaç dakikalığına da olsa hayallere dalınıyor.         Üsküdar'dayım içimde ufaktan bir heyecan. Ah şu beklemek yok mu? Böyle hafiften karnınıza ağrılar girer, gözünüz sürekli saatte; dakikalar geçmek bilmiyor. Gözünüz akan kalabalığı görmüyor bile. İskeleye yaklaşan motorlarda gözünüz. Sonra ufak bir çocuk geliyor yanınıza, elinde eski bir kalem. "Abi kalem alır mısın diyor lafa girmek için. Aslında karnı aç ama lafa nasıl gireceğini bilmiyor. Teşekkür ederim ama ihtiyacım yok diyorum. Dudağını büküp ne olur alsana be abi diyor. İster istemez başını okşuyorum. İşte o zaman samimiyeti kurduğumuza inanıp karnım aç abi bana şuradan bir hamburger alır mısın diyor. Beraber büfeye giderken arkadaşlarım da aç onlara a...

Bakmayın etrafımızda fazla insan dolandığına, sırılsıklam yalnızız aslında...

      Bugün Üsküdar'dan Kuzguncuğa doğru yürürken müzik son ses ağır adımlarla sallanarak ilerliyorum. Demolition filmini izlediyseniz ne demek istediğimi anlarsınız. İçimde öyle bir his var ki; bir şeyleri kırıp döküp parçalamak istiyorum. Ama bunu küfrederek değil de yüzümde aptal bir gülümseme ile yapmak istiyorum.          İnsanlara olan tahammülüm gün geçtikçe azalıyor. Hani bir söz var ya; İnsanları tanıdıkça yalnızlık güzelleşiyor diye. Birileri tarafından küçümsenip, aptal yerine konulmaya çalışılıyoruz hep. Mesela metroda sıra beklerken arkadan dolanıp önünüze geçmeye çalışan üstün zekalılar var. Sizden daha çok parası olduğu için Allah'ın sevgili kulu olduğunu iddia eden akrabalar var. Zor zamanında destek olduğunuz ama sizi zor zamanınızda yalnız bırakan dostlar var. Kendi vakti sizinkinden daha değerli olan, canı tatlı, zora gelemeyen iş arkadaşları var. Sizi sevdiğini söyleyen ama bu sevgiyi ağzınıza sıçarak gösteren yöneticiler...