Kayıtlar

Kasım, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kariyer Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar...

   Bugün karamsar bir yazı yazmak yerine üniversiteyi bitirdiğim günden bu yana gelişen kariyerimin muhasebesini yapmaya karar verdim. 18 yaşıma kadar en büyük hayalim bir futbolcu olmaktı. Kendimle ilgili olumlu cümleler kurmayı sevmem ama izleyenler iyi bir sol ayağım olduğunu söylüyordu. Gel gör ki bizim takımın hocasında yetenek kavramı çok başkaydı. İyi yaptığımız bir şeye aferin demektense daha iyi olabilirdi diyerek; kendince bizim götümüzü kaldırmamayı yeğliyordu. Futbolcu olup ne yapacaksınız, zaten olamazsanız. O yüzden okuyun veya çalışın da bir baltaya sap olun diyebilecek kadar da açık sözlü bir insandı sağ olsun. Bugün sahip olduğum kariyerden dolayı her sabah kulaklarını çınlatırım.        Aynı şekilde şüpheci ve hayatın ona hiç adil davranmadığını düşünen babam. O adaleti kendi oğluna da çok görmüştür. 13 yaşında bir çocuğun "baba bugün nasıldım, iyi oynadım mı" sorusuna hassiktir oradan sen de buna futbol mu diyorsun. Biz sizin yaşını...

Pazartesi Sendromundan Önce...

     Pazartesi sendromuna sayılı saatler kala bu gece yatmadan kendimi psikolojik olarak rahatlatmaya karar verdim. Bana son iki buçuk yılda eşsiz deneyimler katan;  arkasından konuştuklarımın yüzüne gülerek gerçekleri söylemeyi, hayallerimi korkmadan anlatmayı, her zaman önce kendimle alay etmeyi, sabretmeyi, değişmeyen dünyanın şerefine kadeh kaldırmayı öğreten insanlara teşekkürü bir borç biliyorum.        Her pazar sabahı mutlu bir şekilde uyanıyorum. Fotoğraf albümüne bakıp geçmişi yad ediyorum. Hayırsız, gamsız, büyüklerimi arayıp sormayan birisi olarak onları gizliden gizliye sevip güzel günlere özlem duyuyorum. Sokaklara karışıp mutlu insanların saadet tablosunu izliyorum. Yeni yeni yürüyen çocukların tökezlemesi, peltek peltek konuşan bebeklerin çıkardığı ilginç sesler, bebek arabasını iten centilmen babalar, terleyen çocuğunun sırtına havlu sokan anneler... Hayata devam ediyoruz. Geçmişe özlem duyuyoruz, bugünü şikayet ediyoruz, ge...

FİDEL...

Resim
    Ne ilginç değil mi? Büyük çınarların birer birer devrildiğini gören bir jenerasyonuz. Kahramanların, büyük şairlerin, usta tiyatrocuların, dürüst kalmaya çalışan insanların yani o güzelim insanların beyaz atlarına binip çekip gitmelerini izlemek zorundayız.       Sade ve sıradan insanların yaşantısı, erdemli bir yaşam mücadelesi, aza kanaat etmek, küçük şeylerden mutlu olabilmek, ümit etmek, hayal kurmak, düşüncelerini özgürce ifade edebilmek... 21. yüzyılda demokrasinin ileri olduğunun söylendiği bir dönemde bu saydıklarımın hepsi bedava ama bir o kadar da zor bulunuyor. Liseye yeni başladığımda Jack London'ın Demir Ökçe kitabı ile başladı içimdeki isyanın farkına varmam. Sessiz ve derinden. Okuyarak, düşünerek, dinleyerek, izleyerek gelişti. Bıyıklarımız çıkmaya başladığında bize fikrimizi sormaya başladılar.           Herkesin fikrine saygı duyuyorum. Farklı renklerin bir araya gelerek gök kuşağı oluşturduğu bi...

Öğretmenim...

Resim
        Bazen düşünüyorum da özel günler da olmasa insanlar birbirinin kıymetini bilmeyecek. 24 Kasım öğretmenler günü misal. Hani hep karamsar yazıyorsun diyorlar ya. Bugün çocukluğumu anmak istedim. Belki yazarken tekrar tekrar yaşarım o güzel günleri. Okul hayatım çok küçükken başladı. Henüz 4 yaşımda kreşe gitmeye başlamıştım. Sonrasında ana sınıfı ve ilk okul macerası.        Yıllarca çocuk aklımızla üzerimize giydiğimiz mavi önlüğü eleştirdik. Özgürlüğümüze ket vuruyordu. Çocuk aklı işte, özgürlüğün kıyafette değil fikir de olduğunu birazcık daha büyüyünce anlayacaktık. Fakirliğin cips alamamak değil, soğuk kış gününde bez ayakkabı ile kilometrelerce yürünen okul yolunda olduğunu öğrenecektik. Kısacık teneffüs molalarında el ele tutuşarak mutlu olduğumuz, bir kavga ile başlayan dostlukların bir başka kavga ile sona erdiği dönemlerdi. En büyük cesaret sabahın köründe yüzlerce kişinin önüne çıkıp şaşırmadan andımızı okuyabilmekti. Söyled...

Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter...

        Şairlerin şiirler yazdığı, aşıkların yağmurlar altında ıslandığı, Beşiktaş iskelesinde sevgililerin beklendiği, güler yüzlü çocukların anne öpücüğüyle okula uğurlandığı bir günde her sabah aynı günün sabahına uyanmak kadar acı veren bir şey olmasa gerek.         Gayrettepe metrosunda her gün aynı kadın küçücük çocuğunu yorgan altında dilendiriyor. Kartına yazdığı AÇIZ yazısına bakarak geçiyoruz önünden. İnsanların yüzüne bakamayacak kadar ümidi kesmiş hayattan. Sadece önüne bakıp, ekmek parasını toplamanın derdinde. Hee bir de banka hesabında bizden çok para olan dilenci hikayeleri var. Eskiden Uğur Dündar'ın haber bültenlerinde çıkardı.  İstanbul Emniyeti ya köklerini kazıdı ya da Dilenciler TV'lerle anlaştı. Artık ekmeğini taştan çıkaranları ifşa etmiyorlar.            Sıradan ve vasat bir hayatın ötesine nasıl geçebiliriz diye düşünüyorum sürekli. Başımı yastığa nasıl daha rahat koyabili...

Özgürlük Yolunda...

Resim
Yıllardır içimde hep uzaklara gitme isteği. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düştü ya bir kere. Çıkmak bilmiyor işte. Evimden kilometrelerce uzakta okumak istedim. Tercihlerimin hiç biri İstanbul değildi. Acısıyla, tatlısıyla, parasızlığıyla, gelecek kaygısıyla dört yıl geride kaldı. Usulcana ayrıldığım evime aynı şekilde geri döndüm. Kafamda deli sorular. İzlediğim yüzlerce film, okuduğum bini aşkın kitap, altını çizdiğim sayısız cümleler, hayalini kurduğum onca an... Omuzlarımda taşıyamayacağım bir yükün altında her geçen gün eziliyorum. Diplomayı alıp, takım elbiseyi giydikten sonra hiç çıkamayacağım bir kafesin içine hapsoldum sanki.  Arada heyheylenip yalnız kalmak istiyorum. İşe gitmesem ne olur mesela. Fakat gel gör ki; işe 5 dakika geç kalsan bunu gizli gizli aklına kazıyıp ilk fırsatta yüzüne çarpan insanlar var etrafında. Kafamı dağıtmak için alıp başımı gidemediğimden Into the Wild filmini bilmem kaçıncı kez izleyeyim dedim. Eğer perşembe günü izleseydim Cuma günü işe g...

Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olduk...

          Ne zamandır siyaset ve ekonomi ile ilgili yazmadığımı fark ettim. Ne yalan söyleyeyim hiç de içimden gelmiyordu. Üniversiteye başladığım yıllarda her gün köşe yazılarını, makaleleri okurdum. Beğendiğim yazılarI keser, bir kitabın arasında saklardım. Çeşitli bloglara makaleler gönderirdim. Sonra okul bitti. Adam Smith ile J.M.Keynes'i okul sıralarında bırakıp, dolar aşağı dolar yukarı moduna girdik.            Koca koca kariyerli adamların ekonominin temel bilgilerini bile bilmediğini görünce bunca yıl neden okudum, niçin okudum? Bunu izahata gerek yok. Oku dediler okudum... Ucuz parayı müşterilere satan bankacının paranın kaynağını sorgulamaması, o parayı talep eden tüketicinin ödemeyi nasıl yapacağını bilmemesi. Koskoca İstanbul'da 1 milyon konut fazlasına rağmen düşmeyen ev fiyatları, köklü holdinglerin bile boş buldukları arsalara lüks konutlar yapıp AVM'ler açtığı ülkemde politikacılar çıkıp vay efendim şöyle büy...

Lelele Lölölö...

     Bugünkü yazıyı şair Şükrü Erbaş'a ve Levent metrosunda beni sınayan insanlara ithaf ediyorum. Sabah daha kimsenin afyonu patlamamışken ben elimde şiir kitabına gömülmüş hayal dünyasındayım. İçimden dua ediyorum Allah'ım bir şeyler olsa da işe birkaç dakika daha geç gitsem modundayım. Bir gün cesaretimi toplarsam eğer; metroda karşıma oturup eteğini sağa sola sallayan kadına senin derdin nedir dostum diye soracağım. Karşında kitap okumam zoruna mı gidiyor yoksa; bu çocuğun 26 yıldır kör olan gözlerini açayım da sevaba gireyim diye mi düşünüyorsun.          Biraz kendimi eleştirmek istiyorum. Neden karamsar yazılar yazıyorum? Ortaokulda çalışkan bir öğrenciyim. Bir gün kantinde sosisli yerken aşık oldum. Evet tam olarak öyle oldu. Kafam her türlü piçliğe çalışır ama mevzu bahis kızlar olunca yüzüm kızarıyor hepinizin bildiği gibi. Kızla ne güzel muhabbete başlıyorum tam sonunu getireceğim , kız bana iyi misin kızardın diyor? Neyse bir şek...

Her şeye sahipken, hiç bir şeye sahip olamamak...

        Bundan birkaç yıl önce bir psikologun yanında asistanlık yapan arkadaşımla sohbet ediyorduk.  O aralar tükenmişlik sendromu furyası var. Gel seninle ufak bir test yapalım. Sende belirtileri var dedi. Yüzüne karşı bir şey diyemedim ama içimden bir siktir git demedim değil. Tuhaf bir adamım kabul ediyorum. Eğer içimden geliyorsa çok güzel muhabbet ederim. Çünkü pozitif bir enerjim var. Hayatıma anlam katmaya çalışıyorum. Gülüyorum, güldürüyorum. En çok kendimle alay ediyorum. O kadar çok arkadaşım var ki. Gardropta giymeye kıyamadığım kıyafetler gibiler. O yüzden kafam karışıyor hangisine ilgi göstereceğim konusunda. O yüzden önce bayram mesajlarına dönmemeye başladım, sonra kandiller, yolda gördüğümde yolumu değiştirmeye başladım. Yavaş yavaş eksildiler hayatımdan.         Büyümekle çocukluk ettik bir kere yapacak bir şey yok. Büyüdükçe aile denen kavramı da sorguladım. Küçük bir çocukken dedemin bahçesinde koşardık, salınca...

İş, Aş, Haydar Baş...

         Sabah güneşi görmeden çıktığımız evimize, gecenin karanlığında dönüyoruz. İşe doğru ağır adımlarla ilerlerken mahallenin kedisi Garfield'ı ya bir apartman köşesinde ya da bir arabanın tepesinde fosur fosur uyurken görüyorum. İnsan kediyi kıskanır mı demeyin. İş stresinden nasıl bunaldıysam artık yanına kıvrılıp yatasım geliyor kahpe kedinin...               26 yaşımızda daha okyanusu göremeden derede boğulduk iyi mi? Demolotion filmindeki gibi içimdeki nefreti kusmak için balyoz ile boş inşaatlara dalacağım. Hayat bu mu lan diye düşünüyorum be kaynatasızlar siz de öyle düşünmüyor musunuz? Başınıza dikilmiş topuklu ayakkabılarını tıkırdatan yöneticilerden gına gelmedi mi size de? Bütün gün oturarak çalışmaktan sandalyeye kıçını sığdıramayan insanlar görüyorum. Sabah kahvaltısı mı o da ne mesela! Kadınlar doğurganlığını kaybetmiş, erkekler desen takım taklavat baş aşağa gelmiş. Alaaddin'in sihirli lambası gibi...

Gelin olmuş gidiyorlar...

       Söze nasıl başlanır bilemiyorum. Bazen böyle oluyor, bir kelime yazsam arkası gelecek gibi. Yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki hayatımda. Bir gün umut doluyor içim , bir gün karamsarım. Metropol hayatı işte ne beklersiniz. Zorluklar içerisinde, maddi sıkıntılar ile boğuşurken nasıl oldu da bugünlere geldik. Okuduk, adam olma yolunda ilerliyoruz.        Bugün yine can dostlar ile bir araya geldik. Doğduk, çocuk olduk, büyüdük...Ümit Besen'in deyimiyle gelin olmuş gidiyorsun çağındayız. Ne olacak bu memleket derken, hayallerimize geldi konu. Mahmut hep hayalini kurduğumuz butik kafeyi açtı. Yıllardır gidip geldiğimiz Kuzguncuk artık ikinci evimiz. Ne yalan söyleyelim emlak piyasasını takip ediyoruz. Birkaç seneye evlenip Kuzguncuklu olmanın derdindeyiz. Elimiz ekmek tutalı yıllar oldu. Sorsanız kenarda üç kuruş paramız yok. Hepimizin derdi kendimizden önce ailemizin ekmek derdi. Keşke demiyoruz yaşadığımız her sıkıntı bizi daha da ke...

Oooo Algı Yönetimi Alırım Bir Dal...

     Bu hafta izin kullanayım dedim. Çocukluğumdan beri beni arada böyle afakanlar basar. İnsanlardan sıkılıp kendi kabuğuma çekilmek isterim. Ne yalan söyleyeyim iyi gelmedi değil. Bol bol okudum, yazdım, şiir karaladım. Temiz hava aldım. Böyle uzun uzun yürüme fırsatım oldu. Dünü, bugünü, yarını düşündüm. Doğduğum büyüdüğüm semti, gelecek hayallerimi, memleketi, insanları düşündüm.           Çocukluğumda kış günleri mahalle kömür sobası kokardı. Az çok bacası tüten evlerden kim ısınmış, kim aç kim tok anlardık. Misal öğretmenlerimiz vardı korkusuz, emekçi,sendikacı. Hem okuyup hem çalışan arkadaşlarımız vardı. Herkesin beslenme çantasında karınca kararınca bir şeyler vardı. Yamalı pantolonlar, bezden ayakkabılar vardı. Cumhuriyet bayramları vardı. Bando takımımız, davulumuz tokmağımız, trampetlerimiz vardı. Şarkı söyleyenler çocuklar vardı. Gazozuna ter döken çocuklar vardı.                ...

İlker'siz Geçen Bir Yıl...

     Dile kolay tamı tamına bir yıl geçmiş. Dört mevsimi görmüş sensiz bu gözler. Bir hazan sabahı sararmış yaprakların eşliğinde verdik toprağa. Ölünün arkasından hüngür hüngür ağlayanlar her zaman bana itici gelmişti. Hayat devam ediyordu nasıl olsa diyordum. Yaşamadan bilemiyormuş insan. Ben bu dersi 25 yaşında aldım. Başımı musalla taşındaki naaşına yaslayıp hüngür hüngür ağladım ulan. Arada fenalaştığında hastaneye gitmene alışmıştım. Hiç aklıma gelmezdi bu kadar erken olacağı. Mezarına inip bedenini kucakladılar. Öylece bakakaldık arkandan. Bak aradan bir yıl geçti ben hala kabullenemiyor iken anneni babanı düşünemiyorum bile.         Sensiz geçen bir yılda çok şey öğrendim. Tek başıma hayal kurmanın yorgunluğu omuzlarımda. Zor zamanlar için sakladığım çocukluk anılarımı bozdurdum bir ciklet parasına. Her pazar günü eski fotoğraflara bakıp bakıp kendimi avutuyorum. Seninle beraber mahalle arasında oynadığımız topu, ergenliğimizde yaptı...