Kayıtlar

Mart, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

#Evet mi? #Hayır mı?

 Sokaklarda, meydanlarda, işyerinde, kahvehanede,televizyonlarda, sosyal medyada maruz kaldığımız bilgi kirliliğinden sıkılanlarınız vardır diye düşünüyorum.  Referandum sürecini analiz etmeye çalışıyorum. İnsanların  fikirleri ve ideolojileri değişse de hala haklı olduklarını ve kendilerinin doğruyu bildiklerini iddia etmeye devam ediyorlar.       İyiyi ve kötüyü ayıramayacak bir duruma geldik. İstikrarlı olarak düşman sayımız artıyor. Buna rağmen demokrasimiz sarsılmaz bir şekilde ayakta. 17 Nisan sabahı #hayır çıkarsa ülke olarak ne bir şey kazanacağız ne de bir şey kaybedeceğiz. Durum stabil. Eğer #evet çıkarsa kimilerine göre ülkenin kalkınmasının önündeki engeller kalkacak. Ekonomi şahlanacak, terör bitecek. Dünyada sözü geçen bir ülke olacağız. Kimilerine göre ise 1933'de Adolf Hitler'in Almanya'daki zaferi sonrasındaki ortam yaşanacak. Veya Arap baharını yaşayan ülkelerin kaderini yaşayacağız. Geçmişte Kaddafi ve Mübarek örneği var. ...

Yaratıcı Yıkım...

     Gün doğarken evinden çıkıp işine giden milyonlarca insandan bir tanesiyiz. Evine aş, eşine aşk, arkadaşlarına mutluluk, ailesine sevgi götüren emekçileriz belki de. İnsan yaşlandıkça, deneyim kazandıkça, okudukça, yaşadıkça hatta hatalar yaptıkça öğreniyor hayatı. Eksiklerini görüyor, sahip olduklarını. Sabahın köründe işe gitmek için bir sebep buluyor kendine. Soğuk bir kış günü montuna sıkı sıkı sarınıp metroya yetişmeye çalışırken, ayakları çıplak bir şekilde, bir tas çorba için dilenen çocukları görünce sorguluyorsun kendini.        Bir yanda gerçekten ihtiyacı olduğu için sizin gözlerinizin içine bakan çocuklar, diğer yanda sizin iyi niyetinizi suistimal etmeye hazır insanlar. Bunca yıl ne için okudum, neye hizmet ediyorum. Yıllar önce neden ekonomi okumaya karar verdim diye düşünüyorum. Evet bu kararı ben verdim. Ailem değil. Çünkü 18 yaşımda edebiyat veya sosyoloji okuyarak para kazanabileceğimi anlatacak özgüveni bulamadım kendimde. ...

HENÜZ 27...

  Bu satırları yazarken  27. yaşıma girmeme yaklaşık 24 saat vardı. Her zaman ki gibi bir Cuma gecesi sistemi eleştiren film izledikten sonra biraz Bukowski'ye biraz Edip Cansever'e dadanıp kendimi bilgisayarın başında buldum. Merak edenlere söyleyeyim annem bu akşam kurabiye yapmamış. O yüzden çayımı ağır ağır içmenin keyfini yaşıyorum.     Sanırım yaklaşık 9 yıldır blog yazıyorum. 18 yaşımda üniversiteyi kazanıp bilmediğim bir şehre geldiğimde yapayalnız kalmıştım. Futbolcu olma hayallerim suya düşmüş, ortada dımdızlak kalmıştım. Hayatım boyunca hedefim ve hayallerim olmuştu. Kendime yeni hayaller yeni hedefler bulmalıydım. Ezelden beridir bir yalnızlık takıntım da yok değildi. O yüzden yazarak içimdeki buhranları atlatmayı başardım sanırım.   Yazmaya başladığım ilk günden bugüne nasıl da büyümüşüm, neler saçmalamışım, neler öğrenmişim, kendime verdiğim sözlerin ne kadarını tutabilmişim, koyduğum hedefleri gerçekleştirebilmiş miyim? Ve sonunda n...

Kelebeğin Rüyası...

  Çalar saat sesi olmadan kendiliğinden uyandığın bir sabah. Yorganı ayaklarınla itiyorsun üzerinden, birkaç dakika tavana bakıp bugün ne yapsam diye düşüncelere dalıyorsun. Hayalin tam ortasında annen sesleniyor "Kahvaltı hazır".  Yaş 27; hala bir baltaya sap olamamanın verdiği başıboşlukla çayını hüpürdeterek içiyorsun tıpkı deden gibi. Sanki siz yatağınızda mışıl mışıl uyurken, bir avuç gerizekalı ülkede darbe gerçekleştirmiş. Liyakat sistemini ortadan kaldırıp, Aleyna Tilki'yi eğitimden sorumlu bakan, Acun'u propaganda bakanı, Nihat Doğan'ı içişleri, Fatih Terim'i Spor Bakanı yapmışlar. Ruhsuz ibneler, milyonluk eşekler sarmış ülkeyi. Televizyonu kapatmak çare değil, kaldırıp atacaksın gavurun icadını...    Sokağa çıkıyorsun, güneşli bir bahar günü. Beşerlikten mahalle maçı yapılacak, bir kişi eksik. Hemen montu çıkartıp kolları sıvıyorsun. 3 korner bir penaltı. İki gol yiyen kaleyi değişiyor. Kıran kırana mücadele. Bizim mahallede kurallar adildir, ...

Lekesiz Aklın Sonsuz Işığı

Resim
    Bu yazıyı yazmak için Cuma'yı bekledim. Bilmiyorum kaçıncı kez izliyorum ama Eternal Sunshine of Spotless Mind benim hayat hikayem diye düşünüyorum. Filmin adı İngiliz Şair Alexander Pope'un bir dizesinden gelmektedir. İzleyenler bilir. Film o meşhur sahne ile başlar. Hani hepimizin sabahları yorganı fırlatıp atarak yataktan çıktığı ve sevmediği işinden kaçmak için bir bahane aradığı günün sabahıdır. İşe gitmek için tren beklerken ansızın şartel atar ve herhangi bir trene atlayarak kafa nereye siz oraya gidersiniz.        İçinden çıkamadığınız bir yalnızlık vardır tıpkı benim kendi dört duvarıma hapsolduğum gibi. Göz kontağı kurmaktan kaçınıyorsunuz. Çünkü bir gülümseme ile başlıyor her şey ve kalbinize söz geçiremiyorsunuz. Size ilgi gösteren kadınlara aşık alıyorsunuz. İlişkiler başladığı anda bitmeye başlıyor. İşte o zaman omuzlarınızda taşıyamayacağınız bir yük varmış gibi hissediyorsunuz. Onu sevmek, onu gülümsetmek, onu mutlu etmek, ona eşli...

Emekçi Kadınlar

2016 yılında haberlere yansıyan 397 kadın cinayeti işlenmiş. Bu cinayetlerin %85'i kadınların eşi,eski eşi,sevgilisi,eski sevgilisi,abisi,kardeşi,babası ve akrabaları tarafından gerçekleştirilmiş. Bir kadını koruması,sevmesi,sahiplenmesi gereken insanlar tarafından yani. Bu cinayetlerin hangi suç aletleri ile işlendiği de belirtilmiş. Balta, tüfek,testere gibi aletler var. Kadınlarımızı sokak ortasında avlıyoruz. Türkiye'de erkeklerin namus kavramını ifade ettiği cümle nedir peki? Senin anana bacını yapılsa ne yaparsın? Evet artık bu cümlenin bir etkisi kalmamış olsa gerek ki anamızı bacımızı öldürmekten çekinmiyoruz. Bunlar istatistiğe alınan vakalar. Kadınların şiddete maruz kaldığı gösteren çarpıcı örnekler. Peki ya işyerinde, sokakta, evde maruz kaldıkları sözlü taciz, sözlü şiddet hatta bakışlarımızla verdiğimiz rahatsızlık. Kadın olmak zor. Bu ülkede kadın olmak ise iki kat daha zor. Söylenecek güzel sözlere karnınız tok biliyoruz. Acaba siz mi sevmeyi öğretemedi...

Hayat Bir Bisküvi Kutusu

Mükemmel bir pazar günü size bu satırları Kuzguncuk'tan yazmak isterdim fakat hava değişimi bana yaramamış olsa gerek salya sümük, elimde ada çayı yarın ki mesaime hazırlanabilmek adına evimde istirahata çekildim.  Yazmak istediğim o kadar çok şey var ki; fakat bir yandan da o kadar cahilim ki. Okuyup yeni şeyler öğrenmek istiyorum. Yeni yerler keşfetmek istiyorum. İnanın gezeceğim şehirlerin listesi bile hazır. Kültür turizmi gibi bir şey olacak. Beni etkisi altına alan yazarların yaşadıkları yerler veya onlarda iz bırakan yerleri gezmek. Fakat bunları isterken hayatın bir de gerçekleri var tabi ki. Çalışıp para kazanmamız gerekiyor. Kazandığımız parayı sadece kendimiz için harcayabilen şanslı çocuklardan olamadık. O yüzden evin geçimini de yardımcı olmalıyız. Hayat müşterek en nihayetinde. Her ne kadar arada strese, insanların geçimsizliğine maruz kalarak karamsar düşüncelere dalsak da. Nazım'ın dediği gibi yitirmiyoruz sol mememizin altındaki cevheri. Hiçbir şey için g...

Karate Kid ve Emanuelle Kuşağı

    İlk özel televizyonun kurulduğu yılda doğmuş birisi olarak, rekabetin başladığı dönemde çocukluğumu yaşıyordum. Henüz paralı yayınlara geçilmemiş. Şifreli yayın bir tek Cine5'te var. Efsane reklam müziğini hatırlıyorsunuz değil mi? Hani şu külçe altın dönüyor ve tüyleri diken diken eden melodi. Gece 12'den sonra kırmızı noktalı filmlerin ilk beş dakikası şifresizdi. Tabi mevzuya gelene kadar lanet olası muhabbeti uzatıyor da uzatıyorlardı. Çocuğuz lan zaten girin direkt ekşına kralı gelse 45 saniye sürecek vereceği haz... Şifre çözücü gözlükler vardı mahallede elden ele dolaşırdı. Fakat bizim elimize geçmediği için kerametini göremedik. Daha Amerikan porno endüstrisinin tekelleşmediği dönemlerde Emmanuelle serisi vardı. Show tv sağolsun bir dönem kamu hizmeti yaparak 80'li ve 90'lı kuşakların cinsel eğitimine katkıda bulundu. Neyse muhabbet farklı yerlere gidiyor. Yoksa meraklıları Zerrin Egeliler kuşağına kadar da inebilir. Yardımcı rolde Aydemir Akbaş ve Kazım K...

Acaba Büyümekle Çocukluk mu Ettik!

Her akşam eve yorgun bir şekilde gelip, kendinizi yatağa bırakıyorsunuz. Çok mu çalışıyorsunuz! Sanırım hayır. Üşengeç de değilsiniz, sadece mutsuzsunuz. Bukowski'nin dediği gibi mutsuz insanlar yorgun olur. Asla olmayacağımızı söylediğimiz insanlara dönüşüyoruz farkında olmadan.  Misal ben babama benziyorum her geçen gün. Sessizleşiyorum, sinirleniyorum, gözüm kapalı çalışıyorum. Aynı hayalleri tekrar tekrar kuruyorum. Koskoca kalabalıkların içinde yalnızlaşıyorum. Bir ömür beraber yaşlanırım dediğim dostlarımı bir bir siliyorum defterden. Ne aramak geliyor içimden, ne de açmak telefonlarını. Sanırım umursadıkça kaybediyoruz insanları. Bizi üzenler mutlaka bir başkasını mutlu ediyor.  Doğup büyüdüğünüz sokaktan geçiyorsunuz. Elinizde babanızın aldığı çikolatalar, çocukluğunuz ip atlıyor kaldırımda, komşu teyze yorgun çamaşırlar asmış balkona paçalarından geçim derdi akıyor. Çocuklar aynı şeyin peşinden koşturuyor hızla geçen hayallerin arasında. Kimisi altında kalıy...