Kayıtlar

Haziran, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler...

      Bayramlar çocuk iken güzeldi. Şimdi ise kimsenin olmadığı İstanbul'un keyfini çıkartıyoruz. Sahi bayram mı geldi diye düşünüyorum? Eskiden iple çekerdik o güzelim günleri. Çocuktuk çünkü, yorgun değildik. Para kazanmak zorunda hiç değildik. Yaşadığımız tek stres yaramazlık sonrası yiyeceğimiz azar, belki de birkaç tokattı.         Kuzenlerimizi görebildiğimiz toplaşmalardı bizim için bayramlar. Bak her bayramda olduğu gibi İzmit anılarımı yad edeceğim ama ne yaparsın insan özlüyor işte. An itibari ile İnstagram'da tatil fotoğrafları dört bir yanımızı sarmış. Güney ve Ege sahilleri tıklım tıklım, otellerde aylar öncesi rezervasyonlar yerini bir sonraki bayrama bırakıyor. İstanbul'dan kaçış serbest, çileli yolculuklar yerini deniz, kum ve güneş'e bırakıyor. Yani bayramlar artık sadece bir tatil fırsatı biz yetişkinler için. Dedemin dizinin dibinde toplanan torunları yok artık. Gerçi biz torunlar da az hayırsız değiliz ya... Anneannem öld...

Bir Baba, Bir Oğul...

     Anneler günü, babalar günü bunlar hikaye. Bendeki tek anlamı ise her yıl aynı gün geçmişin muhasebesini yapmak oluyor. Herkesin babası ile çok özel anıları vardır eminim, çok büyük kavgaları da... Benim hiç olmadı. Nasıl da geçti 27 yıl. Şair Şükrü Erbaş'ın dediği gibi öfkenin sularından anlamanın sularına yaza yaza gelebildim. Benim gözümden babamın hikayesini anlatmak isterim:        Genç yaşta babanı kaybedip, eğitimini yarım bırakarak İstanbul'a geliyorsun. Okusan belki bugün çektiğin sıkıntıların hiçbirini çekmeyeceksin. Baban yaşasa belki sevgisini göremeyeceksin; ama arkanda bir güvence olmasının rahatlığıyla büyüyeceksin. Annen cahil bir kadındı misal. Bir yol gösterenin de olmadı. İdeallerin, hayallerin bunlar sadece romanlarda oluyordu ve sen hiç roman okumuyordun. Dile kolay 40 yıldır dişinden tırnağından arttırıp çalışıyorsun. Kazanıyorsun ama birikmiyor be arkadaş. Senin çabaladığın yerlere bazıları bakkala ekmek almaya gider gi...

Yeraltı Edebiyatına Giriş: Dövüş Kulübü

    Yeraltı Edebiyatına giriş mahiyetinde bir yazı yazmak istedim bugün. Tabi ben gireli yaklaşık 10 yıl oldu ama geç kalanlar için hatırlatma ve tanıtım yazısı olsun. Bir kitap,bir film bolca alıntı olacak...   Chuck Palahniuk'un kült romanı Dövüş Kulübü'nü çoğumuz okumuşuzdur. Okumadıysak filmini izlemişizdir, hadi onu da yapmadıysak kulak aşinalığımız vardır. İşte benim yer altı edebiyatı ile tanışmam tabi ki Chuck Palahniuk'un Dövüş Kulünü kitabı ile oldu. Bu eşsiz kitapları bu kadar popüler kılan sadece yazım dili, kapitalizmi eleştirisi, sınırsız cinsellik ve alkolizm değil... Bunca tezatlığın içinde verdiği sosyal mesaj, bağıra çağıra dile getirdiği özgürlük, insanın farklı olma çabaları sonucu herkes gibi olması, yitip gitmesi, kaybolması bunları çarpıcı bir şekilde anlatmasıdır.       Tabi Dövüş Kulübü filmindeki efsane kadro; Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter kitabı ölümsüzleştiren bir başka unsur. Bu oyuncuların yetenekle...

Nerede O Eski Ramazanlar...

     Klişe lafı duyar gibiyim. Nerede o eski Ramazanlar değil mi? Geçmişe karşı hatta çocukluğumuza bir özlem içerisindeyiz. Eski heyecanım yok artık. Maneviyatımı kaybettim sanırım. Oysa gerçekten nerede o eski Ramazanlar !      Çocukken kış aylarına denk geliyordu Ramazan ayı. Hava erkenden kararıyordu ve biz öğlenciydik. Hoca ezanı okurken sırtımızda çantalar ile koşarak eve gidiyorduk. Sofra hazır ve biz kurt gibi acıkmıştık. Sofrada asitli içeceklerden çok komposto olurdu. Tabi o zaman Coca-Cola imana gelmediği için Ramazan konulu reklamlar pek de yoktu. Nihat Hatipoğlu ile henüz tanışmamıştık. İki buçuk saatlik Çağrı filmini 10 dakikalık bölümler halinde tüm Ramazan ayı boyunca verirlerdi. Teravih namazına tüm aile, tüm mahalle giderdik. Hala o yumuşacık halıya alnımı koyduğum günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Camiye bir saatten erkenden gidip, en üst katı çocuk bahçesine çevirirdik. Çocuklar her akşam camiye gelsin diye her akşam çikolata ve ş...

Doğarken Güneş Ardından Tepelerin...

      Doğarken güneş ardından tepelerin, amına koyim teletabilerin diyerek aklıma çocukluğum geliyor. Hani şu saf ve katıksız mutluluğun ucundan ısırıp ısırıp yediğimiz günler. Aç martılar gibi nereye konacağımızı bilmeden rüzgar nereye götürürse gittiğimiz günler. Yoğurdu, makarnayı şekerleyip yediğimiz, pötibörün arasında çikolata sürdüğümüz, ekmeğin arasına salça sürüp tost yaptığımız, bir kutu kola ile bir paket biskrem'i 4 kişi döndüğümüz günlerden bahsediyorum.       Bir pazar günü öğleden sonra dilimizde şarkılar, omuzlarında babalarımızın hep bir ağızdan bağırıyoruz. Bu sevda bitmez, babadan oğula geçer diye inletiyoruz stada giden yolu. O daracık tribün girişinin kapısı ekmek arası sucuk kokuyor, kağıt helva, pamuk şeker, taze simit buyrun...        Annemiz elimize ilk kitabı tutuşturmadan önce biz duvar yazılarından öğrendik sokak edebiyatını. Her geçen gün ettiğimiz küfürler değişti, kafiye değişmedi. Cemal Süre...