Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bilmezdim Gitmenin Ne Olduğunu....

Resim
  Sevgili Üzeyir İlker,   Biliyorum çok uzaklardasın. Bir mektup arkadaşı gibi yazmak istiyorum sana bu sene. Okur musun bilemem ama neler düşündüğümü biliyorsundur. Tamı tamına üç yıl oldu aramızdan ayrılalı. Ölenle ölünmüyor cümlesine sen gittikten sonra inanmamaya başladım. Çünkü o boşluğu dolduracak bir insan daha tanıyamadım. Ben ki arkadaş, yoldaş hatta sırdaş edinmekte zorlanmayan çekinmeyen bir adamım. Ama yerini dolduramamak her geçen günü daha derin izler bırakıyor benliğimde.     Mesela bazı geceler sanki hiç ölmemişsin gibi rüyalar görüyorum. Uyandığımda birkaç saniyeliğine de olsa geçmişte gibi hissediyorum kendimi. Senin adın geçtiğinde konuşmalarda hepimizin yüzünde buruk bir gülümseme oluyor. Burukluk aramızda olmayışından dolayı, tebessüm ise; gülen yüzünün, o güzel kahkahanın aklımıza gelmesinden dolayı. Seni tanımayan milyonlarca insan için bir anlam ifade etmeye bilirsin. Ama seni tanımış olanların yüreğinde derin bir iz bıraktığın ge...

EKMEK ARASI

Bu aralar ciddi ciddi yazdıklarımı kitaplaştırmayı düşünüyorum. Ne dersiniz sayın okuyanlar. Bir Nilgün Bodur, bir Hakan Mengüç ya da Kahraman Tazeoğlu olur muyum? Fuck the system ya da madafaka diyerek günümüzün şaşalı ve parlak yaşantısını eleştirip, o hayatı yaşamaya başladığımda ise ne oldum delisi olsam. Fena mı olur?  İstifa edeceğim güne sayılı günler kaldı desem yalan olur? Yalan olur tabi amına koyim. Bulunduğum yere gelmek için, sahip olduğum deneyimi ve bilgiyi edinmek için ne badireler atlattım. Hardcore mu dersiniz Gangbang mi dersiniz anlatsam roman olur ki; onu yazmanın derdindeyim zaten. İşe başladığım günden beri benim hayallerim var bir gün istifa edip onları gerçekleştireceğim dediğim kim varsa benden önce istifa etti ve gitti. Neyse ki tüm bu olanlardan bir ders alıyorum ve not ediyorum. Çok pis bileğlendim, hepinizin amına koyucam kıvamındayım. İstanbul sen mi büyüksün ben mi büyüğüm muhabbetine girmeme az kaldı.  Bu zamana kadar yaptığım kara mi...

Kırılmadık Bir Şey Kalmadı

Can Yücel'in bir şiiri aklıma geldi bugün eve dönerken. Ve şiiri kendime uyarlarken buldum kendimi. 14 yaşındaki ben, 22 yaşındaki ben ve 28 yaşındaki ben Kuzguncuk sahilinde bir banka oturmuş manzarayı izliyoruz.  14 yaşındaki ben döndü ve konuşmaya başladı. "Bir gün büyük bir futbolcu olacağım. Tıpkı Emre Belözoğlu gibi. Ailemi maddi açıdan rahata kavuşturacağım. Doğup büyüdüğüm mahalleye dönüp insanlara olan vefa borcumu ödeyeceğim. Eski arkadaşlıklarımı devam ettireceğim. Mütevazi kalmaya özen göstereceğim. Güzel bir kadınla evleneceğim ama tek özelliği güzel olması olmayacak. Futbolcu olsam bile cahil kalmamak için özen göstereceğim. Bir diploma sahibi olacağım."  22 yaşındaki kahkaha attı. "Çok toysun henüz, söylediklerinin hepsini yapabileceğine inanıyor musun?" dedi. 28 yaşındaki ben tebessüm etti. Neden olmasın sen yeter ki  bunları istemekle kalma. Çok çalış, elinden geleni ardına koyma dedi." 22 yaşındaki ben elindeki bir fincan s...

Değişmeyen Kaderimiz - Yenilenen Krizler...

Üniversiteye girdiğim günden beri ekonomi ve siyaset üzerine elimden geldiğince çok okudum ve düşündüm. Hâlâ daha okumaya ve araştırmaya devam ediyorum. Blog üzerinden yüzlerce yazı yazdım. 6 yıllık iş deneyimimin sonucunda geldiğim noktada içime rahatlatan şey ise çoğu konuda savunduğum ve ifade ettiğim şeylerin doğru çıkması. Fakat haklı olmam ya da doğru düşüncelere sahip olmam benim yaklaşan ekonomik krizden etkilenmeyeceğim anlamına gelmiyor.  Oy verdiğim günden beri hep aynı partiye oy verdim. İnsanlar nasıl doğduklarında annelerinin babalarının dinini kabul eder. Ben de yetiştiğim ve okuyup araştırma imkanı bulduğum çevrenin siyasi ideolojisini kabullendim. İcraatlerinden memnun muyum? Tabi ki değilim. İktidara gelirse mutlu veya tatmin olacak mıyım? Sanırım hayır. Peki bir seçmen olarak benim beklentim nedir? Mesela siyasi referanslarla, tanıdığım insanların ön ayak olması ile bir iş beklentim yok. Babamdan harçlık isteyemeyen ben, gidip de insanlardan iş veya para mı...

Kalbim Sende Don Jon

Sanırım yaklaşık 2 aydır blogda yazmıyorum. Yazmaya değer bir şey olmadığından değil, üşendiğimden hiç değil. Twitter çıktığı günden beri insanlar vermek istediği mesajı 150 karaktere sığdırmaya başladı. Gün geçtikçe daha da kısalıyor. O yüzden ne söylemek istiyorsanız kısa yoldan etkileyici bir şekilde söylemelisiniz. Ki etkisi de zaten story'ler gibi 24 saatten fazla sürmüyor. Ben de o yüzden artık eskisi kadar yazma hevesi duymuyorum. Eskiden vermek istediğim mesajı veremediğimi düşünürdüm, artık insanların vermek istediğim mesajı almak istemediğini anlıyorum. Canınız cehenneme pislikler. Umarım o kıymetli beyaz kıçınızı, zencinin biri pompalar. Amen... Evet bugün kendimle alay etmek için buraya yazıyorum. Çünkü ekonomik kriz, politik gündem, ve sikindirik insanların varlığını düşününce bir şeyler yazmadan edemeyeceğimi anladım. Rahatlamam lazım. O yüzden seri bir şekilde önce kendi içimden sonra elâlemin içinden geçeceğim.  Don Jon gibi ideal ilişkiyi ararken yine bir...

Beraber Yürüyemedik Biz Bu Yollarda: 16 Yıllık İktidar Eleştirisi

Tarihi seçime iki gün kaldı.  2002 yılındaki seçim tarihi bir seçimdi. Ekonomik kriz ile pençeleşen, IMF'ye borcu olan, sıkılaştırma politikaları ile maliye politikasını Kemal Derviş'e emanet eden, terörün bittiği, Recep Beyin hapisten seçime katıldığı bir ortamdı.  Ekonomik Süreç - Konut Piyasası Bir sonraki seçimde Ak Parti açık ara farkla rahat bir seçim zaferi elde etti. Tabi o sürece gidilirken Ergenekon ve Balyoz davaları, kozmik odalar ve kapatma davası ile mücadele ettiler. Avrupa Birliği'ne vaad edilen reformlar gerçekleştirildi. Ekonomik hedefler tutturuldu. Enflasyon ve faiz rakamları düştü. Paradan altı sıfır atıldı. Ekonomi iyiyken dünyanın hiçbir yerinde iktidar değiştirilmez. Dönemsel olarak %7-8 bandında ekonomik büyüme sağlansa da 16 yıllık ortalama Cumhuriyet tarihi ortalamasını geçmiyor yani 16 yıllık büyüme ortalaması %4-4,5 bandında. Fakat 2008 yılı ile beraber partide bir değişim sürecine gidilmeye başlandı. Recep Tayyip Erdoğan iyi bir orkes...

Falan Filan...

Bir şeyler yazmak için oturduğumda bilgisayarın başına, bir anlığına ekrana boş gözlerle bakarken buldum kendimi. Bundan yaklaşık on yıl önce üniversiteyi yeni kazandığım dönemde içimde bir şeylerin biriktiğini anlamış ve blog yazmaya başlamıştım. Zaman kum taneleri gibi avucumun arasından kayıp geçmiş. Neleri takmışım kafama, karın ağrısı ile uyandığım sabahların sayısı her geçen gün artmış. Stres katsayısı bir şeyleri başardıkça azalmak yerine daha da fazla artmış. Şu engeli de aşarsam artık düzlüğe çıkarım dediğim her anda, karşıma aşılması daha da zor engeller çıkmış.  Ne değişti 10 yılda hayatımda diye düşünüyorum. Siyasi fikirlerim, ekonomik bilgim zamanla olgunlaşmış. Ön yargılarım bir bir kırılmış, tuzla buz olmuş. Dini maneviyat yerini evrensel ahlak normlarına bırakmış. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Can Yücel ve nicelerini okuya okuya ateist mi oluyorum diye düşünmüyor değilim. Ama ufaktan da olsa içimde hâlâ bir Allah korkusu da yok değil? Fakat günah işlemekten de kork...

DÖNÜŞÜM...

Murat Koçhan 28 yaşında, bir pazar sabahı pencereyi açık unuttuğu için götü donmuş bir şekilde uyandığı yatağından bir sürüngen gibi kıvrılarak çıkmıştır. Birkaç dakika yere uzanıp tavana boş gözlerle bakarken nedense birkaç dakikalığına tüm yaşamı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmiştir...  18 yaşımda üniversiteyi futbolcu olamamanın hayal kırıklığı ile kazandığımda evimden yüzlerce kilometre öteye büyük bir özgüven eksikliği ile gitmiştim. Her insanın yaşayabileceği maddi sıkıntıları, başarısızlık korkusunu ve gelecek kaygısını sırtlamıştım. Zeytinburnu gibi kozmopolitan bir semtte doğmanın avantajlarını ve dezavantajlarını her zaman yaşadım. Küfür etmeyi de, çocukluğun acımasızlığını da, bir kız tarafından ilk ret edilişi de, sosyalizmi de ilk sokakta öğrendim. Birleşmiş Milletlerin mülteci kampı gibi okullarda Afganlarlarla, Tatarlarla, Kürtlerle ve birçok etnik kökenli çocuklarla hep beraber okuyarak, gülerek, oynayarak yaşadım çocukluğumu.  Üniversiteyi b...

Biz Kime Oy Vereceğiz?

Malum ülkenin gündemi erken pardon baskın seçimle çalkalanırken hepimizin aklında aynı soru. Biz kime oy vereceğiz. Parlamenter sistemi terk edip başkanlık sistemine geçtiğimiz için biz hangi partiye oy vereceğimizi değil de hangi kişiye oy vereceğimizi tartışıyoruz. Tek adam rejimini eleştirirken başka birisini onun yerine koymaya çalışıyoruz.  Ekonominin gidişatı pek iyi değil. Yazının asıl konusu ekonomi olmadığı için hiç bu derin mevzulara girmek istemiyorum. Keza sayfalarca yazı yazılabilir. 2001 krizi sonrası yaşanan sürece benzetenler var. Lakin değil. Bugün döviz kurları bu kadar yükselmişken, dış ticaret açığı, cari açık ve özel sektör borcu Cumhuriyet tarihi rekoru kırmışken neden ekonomimiz hala ayakta o zaman diye sorabilirsiniz? Veya madem ekonomiden, eğitim sisteminden, toplumsal düzenden, demokrasi düzeyinden memnun değiliz. Neden halkın buna karşı sesi çıkmıyor? 2002 yılına kadar Türkiye koalisyon hükümetleri tarafından yönetildiği için hiçbir parti böyles...

Belki Bir Gün Siz de Şirinler'i Görebilirsiniz....

Sene 2018, yaş 28, üniversiteden mezun olalı 6 sene, askerden döneli 4 sene olmuş. SGK prim günü ise 1509 gün olmuş. Vay anasını diyor insan kendi kendine. Evimizin okula bitişik olduğu günleri hatırlıyorum. Teneffüs zili ile uyandığım sabahlar olurdu. Yeni güne andımız ile başlardık. Cuma günlerinin en güzel anı ise İstiklal marşını okuduğumuz ve son sözünü uzatarak İstiklalllllll dediğimiz andı.  Şimdi ise saçlarım beyazlamış, seyrekleşmiş, kilo almışım. İş çıkışı koştura koştura spor salonuna gidip zayıflamak için para ödeyen salaklardan biri olmuşum. Koşarken arkamdaki ekranlarda vücut geliştirmeci kaslı erkekleri gösteriyorlar. Yanlarında ideal vücut ölçülerine sahip ve mutlaka bronz tenli bir hatun. Hemen o an bir gaza gelerek ağırlığın altına giriyoruz ama nafile.  Yüksek lisans bitmek üzere iken arada kampüse uğruyorum. Üniversitenin çimlerine uzanmış gençler, banklarda sarılıp öpüşenler, kütüphane de arkasına yaslanıp kitap okuyanlar hepsine özeniyorum. Geçi...

Cam Kenarı Benliğim...

İnsan manzaraları hep ilgimi çekmiştir. Fakat iş hayatına atıldığımız günden beri hep bir yerlere yetişmek zorunda olduğumuzdan dolayı kendimi bir tren yolculuğunda cam kenarında oturan çocuk gibi hissediyorum. Levent metrosu bir labirent gibidir mesela. Yer altında ayrı bir dünya. Elinde cep telefonu ile harıl harıl konuşan beyaz yakalılar, 77 milletten insan, tropikal meyve gibi kokan kadınlar, görme engelli yaşlı amcalar, mendil satan teyzeler, adını bilmediğim üflemeli çalgıları çalan çingene çocuklar... Repertuarları çok geniş değil bu çocukların. Hemen hemen hepsi gün boyu aynı ezgileri çalıyorlar. İzmir marşı ve Edip Akbayram'dan Hasretinle Yandı Gönlüm... Bazı sabahlar o koskoca plazaların arasından yürürken gök kuşağına denk geliyorum. Kış aylarında hava geç aydınlandığı için metro çıkışında güneşin doğuşuna denk geliyorum. Denk gelemediğim tek şey sanırım elinden tutup tamam işte buldum ruh eşimi diyebileceğim bir kız. O da olur zamanı gelince diye düşünüp kendimi...

Şiir Tadında 28...

Bundan tam bir yıl önce gece yarısını henüz geçmişken geride kalan 27 yılın muhasebesini yapmışım. Ulan kendi adıma ne kadar da doğru tespitler yapmışım. İşim, kariyerim, ailem, hayallerim, üzüntülerim, isyanım... Yerimde mi sayıyorum yoksa her geçen gün üzerine bir tuğla daha mı koyuyorum hayallerimin. Belki de içimde büyüyen yalnızlığa ve öfkeye bir odun daha atıyorum. Evet 28 yaşıma bir gün kala sevdiğim şairlerden hayatıma dokunan dizeleri paylaşacağım dostlarım sizinle. Çokça zaman kendi sözlerimle anlattım kendimi, kimi zaman şiirler karaladım alay ettiniz benimle. Haklı bir isyanın, küçük düşmüş mahkumu oldum kimi zaman da. Ben okuduğum her dizede kendimden bir şeyler buldum. Otobiyografini yaz deseler sanırım böyle olurdu diyebilirim... Birhan Keskin  ile başlıyorum o zaman. "Şimdi ve burada  olmanın kederine karşı çıkmadım.  Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,  Buraya böyle gelmiş olmanın,  Geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geç...

God Bless Turkey...

Bu pazar günkü yazımı uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü fırsat bulamadığım filmi izledikten sonra yazıyorum"God Bless America".  Filmin adından esinlenerek de yazının başlığını oluşturdum zaten. Son yıllarda izlediğim en sağlam sistem eleştirilerinden bir tanesiydi.  Bu filmde de Amerika'nın ağlanacak haline cinayetler eşliğinde gülüyoruz. Eşinden ayrılmış, çocuğu tarafından sevilmeyen bir babanın hayatı sorgularken bir gün yanlışlıkla öleceğini öğrenmesi ile başlıyor hikaye. Kemal Sunal'ın Mülayim Sert- Mülayim Ters karışıklığı gibi bir durum yaşanıyor. Bağıra bağıra konuşan, televizyonu son ses izleyen komşularından, onların sürekli ağlayan bebeklerinden bıkmıştır. Sabahleyin iş yerinde bir gece önceki saçma sapan yarışma programlarının dedikodusunu yapan, birbirlerine yaşam standartlarını, kariyerlerini, kazandıkları parayı anlatan iş arkadaşlarından da sıkılmıştır.  Filmin henüz başında mesajını verir Frank: "İnsanlar sadece televizyonda izle...

Tünelin Sonu...

Sabahları ofise başımı eğerek giriyorum, sessizce günaydın diyerek yerime oturuyorum. Henüz uyanmış makyajını el aynasına bakarak yapan kadınlar, dünyada ve memlekette neler olduğunu merak ederken bir yandan da simit ile çayını içen adamlar... Gereksiz bir mide ağrısı, sürekli açık veren nakit akışı, geleceğim ile ilgili kararsızlıklar, plazaların arasından doğan güneş, filtre kahvenin acılığı, okunmamış mailler... Allahım ben burada ne yapıyorum?  Sosyal medya hesaplarında başkalarının mutluluklarını seri şekilde beğeniyorum. Ekranı kaydır nişan yüzükleri, ekranı kaydır evlilik teklifi, ekranı kaydır kır düğünü, ekranı kaydır Roma'da balayı, ekranı kaydır müjdeli haber, ekranı kaydır ailemize yeni üye katıldı vs. vs. Start verildi ve koşu başladı. Bakalım kim daha önce mutlu olacak. Kendimi bir yarış atı gibi hissediyorum. En büyük eksikliğim Halis Karataş gibi bir jokey beni kırbaçlamıyor.  Küçük zevklerimin olduğu, sade hayatımın devam ettiği, edebiyat tutkumu pay...