Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kendimden Uzaklara...

Hayatımızda virajları aldığımız dönemler vardır. Sanırım bugün kendi adıma bir virajı daha aldım. Babamın istediği gibi bir evlat olamayacağımın farkındayım. Elalemin oğulları büyük adam olurken, ben hâlâ küçük ideallerimi eşeleyerek yaşamaya devam ediyorum. Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsam onu seçebileceğimi sanıyordum. Tabi bu seçimi yaparken çalışıp çabalamalıydım da. Fakat 27 yaşımda geldiğim nokta şu ki; her geçen gün yalnızlaşıyorum, insanlara tahammülüm kalmadı.Şüpheci, sinirli, dik başlı, hayatın anlamına takılıp kalmış, inatçı, tükürdüğünü yalamayan bir adama dönmüşüm. Hayallerim kurulmuş bir saat gibi; hep 5 dakika sonrasına erteleniyor. Daha önce 2 kez istifa edip kendi adıma daha iyi bir seçim yaptığıma karar vermiştim. İnsanlar her defasında hadi ordan canım, biz bu lafları çok duyduk, o yollardan biz de geçtik bak burada 10. yılını kutlayacağız demişlerdi.  Evet bugün üçüncü kez istifa etmeye kesinlikle karar verdim. Mülakata girdiğim gün bana gelecekte kendin...

Balkanların Gorki'si: Panait Istrati

   Gün henüz aydınlamadan yollara düşüp, güneş battıktan sonra eve döndüğümüz şu günlerde zamanın acımasız davrandığı bizler için tutunacak dallar arıyoruz. Benim tutunacak dalım edebiyata olan tutkum, doymak bilmeyen okuma ve yazma arzum sanırsam. İşte bu yazımda geç keşfedilmiş, hayatın çemberinden defalarca geçmiş, ölümün kıyısında dolaşmış, sefaletin dibini defalarca görmesine rağmen her defasında çıkmasını bilmiş ve kendi deyişiyle büyük arzularla fakat küçük imkanlarla doğmuş Panait Istraiti'yi anlatacağım.       Kimilerine sorduğunuzda hiç bir çağrışım yapmaz, kimileri hatırlar gibidir. Çoğumuzun aklında "Arkadaş" kitabı ile yer edinmiştir. Rum bir kaçakçı ile geçimini çamaşırcılıkla sağlayan Rumen köylüsü bir annenin evladıdır. Kitaplarında hep annesine olan sevgisine ve vefa borcuna değinmiştir. Ama gün geldiğinde içindeki o dayanılmaz arzuları daha fazla dizginleyemeyerek anasını bir başına bırakıp 12 yaşında hayatının serüvenine çıkmıştır. ...

Kendime Mektup...

İnsanın kendisi ile dertleşmesi kadar güzel bir şey yok diye düşünüyorum bilmem katılır mısınız? O yüzden kendime mektup yazmaya karar verdim. Lanetli yaş olan 27'nin bitmesine 4 ay kala Ahmet Erhan'ın meşhur şiirinde dediği gibi "Bugün de ölmedim Anne" diyebilirim. Zaman nasıl da çabucak geçiyor anlamış değilim. Geçmişe dönüp yazdığım yazılara bakıyorum. Üniversiteye yeni başladığım ilk günlerde geleceğe dair umutlarımı, çelişkilerimi yazıyormuşum. Çektiğimiz maddi sıkıntılar, ekonomik krizin tarumar ettiği babam, geleceğe dair şüpheci ve karamsar düşüncelerim. Tüm sıkıntılar bir şekilde atlatılıyormuş. Ve her geçen gün karşımıza yenileri çıkıyormuş.  6 yaşımda babamın hayalini gerçekleştirmem için üzerime kırmızı beyaz, bana iki üç beden büyük gelen formayı giydirdiler. 14 yıl aralıksız topun peşinden koştum. Yine 6 yaşıma yeni girmişken annem bana okuma yazmayı öğretti. Kendisini okutmamıştı babası; ama o oğlunu okutacaktı. Bugün 27 yaşımda ne hayalimdeki gib...

Entelektüel Mastürbasyon...

    Yatağa uzanmış internette zapping yaparken Kardeş Payı'nın duygusal sahnelerine ve sistemi inceden inceden eleştirip hatta kalın kalın içinden geçtiği bölümlere rast geldim. Kalktım yerimden taa amına koyim böyle düzenin dedim. Birazcık geçtiğimiz günlerin muhasebesini çıkartayım, birazcık da kendimle taşak geçeyim dedim.       Geçtiğimiz günlerde radikal bir karar alıp zayıflamak için ilk adımları attım. Akşamları işten çıktından sonra hızlı tempo ile eve yürüyorum. Eve gelince hemen eşofmanlarımı giyip 1 saat koşu yapıyorum. Bir haftadır pırasa, ıspanak ve karnabahar yiyorum. Abur cubur yerine meyve yiyorum. Bok boğazım boş durmuyor ama kendimce daha sağlıklı besinler tüketiyorum. Rocky'i izleyip Edriyınnn diye bağırıyorum. Eye of the tiger dinleyip gaza geliyorum, ama şınav mekik çekmiyorum. Hayal kurarak kalori yakıyorum. Zayıfladıktan sonra eğer kas yaparsam yazın mahallede üstüm çıplak dolaşmayı düşünüyorum.          ...

Edebiyat Serüvenim...

Resim
     Sanırım on yıldır blog yazıyorum. İlk başladığım günlerde içimde ayrı bir heyecan vardı. Bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünüyordum. Okuduğum kitapların eleştirilerini veya bilgi bültenini yazıyordum. Yeni yeni iktisat öğrenen bir öğrenci olarak ekonomik iştahımı gideren yazılar yazıyordum. Siyasi yönüm hep sola dönüktü ama yetiştiğim çevre ağırlıklı olarak sağa bakıyordu. O yüzden keskin sirke küpüne zarar diyerek hep realist, aklı selim bir siyasi alt yapıya sahip olmaya çalıştım. Nitekim geldiğim noktada doğru adımlar attığımı gördüm. Zamanla şiir yazmaya başladım, edebi olarak kısa hikayeler yazmaya çalıştım. Arada soran arkadaşlarım oluyor, bu kadar iyi yazıyorsun neden edebiyat dergilerine göndermiyorsun, neden daha profesyonel bir site yapmıyorsun. O kadar insanın kitabı çıkıyor senin neyin eksik. Popüler olmak, insanların dikkatini ve ilgisini çekmek güzel bir şey sanırım. Ama ben hep kalabalıklar korktum ve utandım. Yaptığın iyi işlerden övünemeyecek kad...

Pazar Günü Düşünceleri...

    29 Ekim Cumhuriyet bayramı ile ilgili haberleri, programları izliyorum. Sokaklara asılan bayraklara, yapılan etkinliklere bakıyorum. Aşikar olan bir şey var. Zoraki yapıldığı ortada. Örneğin Kuzguncuk'ta sokakları süsleyen Kuzguncuklular Derneği'ydi. Belediye'den olandan bitenden haberi. Eskiden okullarda tatlı bir telaş olurdu. Okulların bando takımları sokaklarda yürür, halk onları bayraklar sallayarak selamlardı.         Bugün iktidar FETÖ hüsranı ve açılım süreci fiyaskosundan sonra sığınılabilecek en güvenli liman olan Atatürk'e sığınmak zorunda kaldı. Birlik mesajı, güçlüyüz mesajı, dış mihraklar, milli egemenlik falan filan. Gazeteler ve haberler 29 Ekim coşku ile kutlanıyor manşetleri ile süslü. Hayat ne tuhaf öyle değil mi? Şu an elimde Yılmaz Özdil'in son çıkan kitabı "Sen Kimsin" var. Yılmaz Özdil'in köşe yazılarını üniversitede iken satırı satırına okurdum. Son 3 yıldır nadiren ayda yılda bir okurum. Çıkan her kitabı kitaplığımda ...

Mahsur Kalmış Hayat...

    Bir Perşembe akşamı haftasonu tatiline 24 saat kala sevdiğim şairlerin resimlerine bakarak bu satırları yazıyorum. Düzenli aralıklarla yaşadığım bunalım sürecinin içerisindeyim. Yolda yürürken kaldırım taşlarına üçer üçer basıyor, metroda bilerek tam ortaya oturup insanların beni sıkıştırmasına müsaade ediyor, ders çalışmadan önce ikilem yaşayıp; önce ders mi çalışsam yoksa mastürbasyon mu yapsam diye düşünüp nefsime mağlup oluyorum.      Hayatı ıskaladığımın maalesef farkındayım. Tıpkı bir beyzbol oyuncusu gibi hayatı ıskaladığım her gün için küfür ediyorum. Çevremdeki insanların benim hakkımdaki düşüncelerinin de farkındayım. Kimileri bu aralar benim için eminim küfürbaz diyordur, kimileri umutsuz bir romantik olduğumu düşünüyordur, iş arkadaşlarım çalışırken agresif ve karamsar olduğumdan emindirler. Çünkü "Hayat mı lan bu" repliği ile güne başlayıp günü bitiriyorum.     Babam sanırsam artık akışına bıraktı. Hâlâ bir araya gelip g...

TO DO LIST...

Eminim ki hepimizin 30 yaşına gelmeden önce  bir to do list'i ( yapılacaklar listesi) vardır. Hayatı akışına bırakamayacak kadar berrak bir hayatımız olmadığına göre, yeni doğan her gün serengeti ormanlarındaki aç aslan sürüsü gibi bir hedefin peşinden koşmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Daha az ile yetinip, sade bir yaşantıya elbette sahip olabiliriz.  Çevremden farklı tepkiler almaya başladım. Hiçbir zaman popüler, karizmatik, sözüne itibar edilen birisi olmaya çalışmadım. Zaten istesem de öyle olabilecek donanıma da sahip değilim. Hem dış görünüş olarak, hem de düşünce dünyası olarak. Misal kimileri neden bu kadar karamsar cümleler kuruyorsun diyorlar. Bunu diyenler ununu eleyip eleğini asmış ev hanımları ve şirkette benim yöneticim olan maddi açıdan rahatlamış insanlar. Neden argo ve küfür kullandığımı soranlar da oluyor. Can Yücel'e sığınıyorum. "Bu kadar orospu çocuğunu küfürsüz nasıl anlatayım" ya da "Çok küfür ediyormuşum ne yapayım hayatımı sik...

Diz Boyu Yalnızlık...

     Bundan yaklaşık beş ay önce 27 yaşıma bastığım gün bir yazı yazmıştım. Zor bir yıl beni bekliyor diye. Yol ayrımındayım. Bir yanda başkalarının bana biçtiği kariyer, title, para ama bir o kadar da stres, ikiyüzlülük, uykusuz geceler... Diğer yanda ise bunca yıl binbir emek ile oluşturduğum karakterim, hayallerim, kendime verdiğim sözler.        Her geçen gün nefret ettiğim işimde çalışmaya devam ettiğim için daha vurdumduymaz bir insan oluyorum. Sanırım biraz kabalaşıyorum. İnsanların kalbini de kırmaya başladım gibi. Oysa herkese karşılıksız yardım eden, beklentisi olmayan bir adamdım. Demek ki babam gibi 40 yıldır çalışıyor olsam şimdiye seri katil olmuştum. Yazdığım şiirleri, yazdığım düz yazıları edebiyat dergilerine gönderemeyecek kadar korkak ve umursamazım. Vasat insanların, kopya yapıştır hayatların gölgesi altında yaşamaya devam ediyoruz.      Babam gibi üzerime vazife olmayan sorumluluklar alıyorum. Şimdi onu dah...

Kim İstemez Mutlu Olmayı...

Profesyonel destek almaktansa kendi kendime teşhis koyup, cebimde kalan parayı kitaba gömmenin mutluluğu ile yazıyorum bu satırları. Zaman zaman hepimize gelen buhran dönemlerinden birini yaşamaktayım sanırım. Allahını seven defansa gelsin.  İşte böyle dönemlerde "Ölücez lan, yarın yaşayacağımızın garantisi yok" diyerekten kendimi avutuyorum. Yani mükemmel bir kariyer yapsak da, 10 bin net maaş alsak da, dünyayı gezsek de, ev-araba alsak da o pamuğu götümüze tıkayacaklar. Başka yolu yok. Fakat insan oğlu doğası gereği hayvanların aksine düşünebilen değil de kıskanabilen bir varlık olduğu için illa bir şeylerde birilerinden iyi olmak zorundayız.  Çocukken benim babam seni babanı döverdi. Bizim arabamız en son model. Bizim yazlığımız var. Biz aslında çok zengindik ama battık. Bunlar klişe söylemlerdi. Hele bir de ergenlik dönemleri yok mu? Benim çüküm seninkinden daha büyük kompleksleri? Gün gün cetvelle, karış hesabı ile süreci takip ettik. Bir nesil ders çalışması g...

Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler...

      Bayramlar çocuk iken güzeldi. Şimdi ise kimsenin olmadığı İstanbul'un keyfini çıkartıyoruz. Sahi bayram mı geldi diye düşünüyorum? Eskiden iple çekerdik o güzelim günleri. Çocuktuk çünkü, yorgun değildik. Para kazanmak zorunda hiç değildik. Yaşadığımız tek stres yaramazlık sonrası yiyeceğimiz azar, belki de birkaç tokattı.         Kuzenlerimizi görebildiğimiz toplaşmalardı bizim için bayramlar. Bak her bayramda olduğu gibi İzmit anılarımı yad edeceğim ama ne yaparsın insan özlüyor işte. An itibari ile İnstagram'da tatil fotoğrafları dört bir yanımızı sarmış. Güney ve Ege sahilleri tıklım tıklım, otellerde aylar öncesi rezervasyonlar yerini bir sonraki bayrama bırakıyor. İstanbul'dan kaçış serbest, çileli yolculuklar yerini deniz, kum ve güneş'e bırakıyor. Yani bayramlar artık sadece bir tatil fırsatı biz yetişkinler için. Dedemin dizinin dibinde toplanan torunları yok artık. Gerçi biz torunlar da az hayırsız değiliz ya... Anneannem öld...

Bir Baba, Bir Oğul...

     Anneler günü, babalar günü bunlar hikaye. Bendeki tek anlamı ise her yıl aynı gün geçmişin muhasebesini yapmak oluyor. Herkesin babası ile çok özel anıları vardır eminim, çok büyük kavgaları da... Benim hiç olmadı. Nasıl da geçti 27 yıl. Şair Şükrü Erbaş'ın dediği gibi öfkenin sularından anlamanın sularına yaza yaza gelebildim. Benim gözümden babamın hikayesini anlatmak isterim:        Genç yaşta babanı kaybedip, eğitimini yarım bırakarak İstanbul'a geliyorsun. Okusan belki bugün çektiğin sıkıntıların hiçbirini çekmeyeceksin. Baban yaşasa belki sevgisini göremeyeceksin; ama arkanda bir güvence olmasının rahatlığıyla büyüyeceksin. Annen cahil bir kadındı misal. Bir yol gösterenin de olmadı. İdeallerin, hayallerin bunlar sadece romanlarda oluyordu ve sen hiç roman okumuyordun. Dile kolay 40 yıldır dişinden tırnağından arttırıp çalışıyorsun. Kazanıyorsun ama birikmiyor be arkadaş. Senin çabaladığın yerlere bazıları bakkala ekmek almaya gider gi...

Yeraltı Edebiyatına Giriş: Dövüş Kulübü

    Yeraltı Edebiyatına giriş mahiyetinde bir yazı yazmak istedim bugün. Tabi ben gireli yaklaşık 10 yıl oldu ama geç kalanlar için hatırlatma ve tanıtım yazısı olsun. Bir kitap,bir film bolca alıntı olacak...   Chuck Palahniuk'un kült romanı Dövüş Kulübü'nü çoğumuz okumuşuzdur. Okumadıysak filmini izlemişizdir, hadi onu da yapmadıysak kulak aşinalığımız vardır. İşte benim yer altı edebiyatı ile tanışmam tabi ki Chuck Palahniuk'un Dövüş Kulünü kitabı ile oldu. Bu eşsiz kitapları bu kadar popüler kılan sadece yazım dili, kapitalizmi eleştirisi, sınırsız cinsellik ve alkolizm değil... Bunca tezatlığın içinde verdiği sosyal mesaj, bağıra çağıra dile getirdiği özgürlük, insanın farklı olma çabaları sonucu herkes gibi olması, yitip gitmesi, kaybolması bunları çarpıcı bir şekilde anlatmasıdır.       Tabi Dövüş Kulübü filmindeki efsane kadro; Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter kitabı ölümsüzleştiren bir başka unsur. Bu oyuncuların yetenekle...

Nerede O Eski Ramazanlar...

     Klişe lafı duyar gibiyim. Nerede o eski Ramazanlar değil mi? Geçmişe karşı hatta çocukluğumuza bir özlem içerisindeyiz. Eski heyecanım yok artık. Maneviyatımı kaybettim sanırım. Oysa gerçekten nerede o eski Ramazanlar !      Çocukken kış aylarına denk geliyordu Ramazan ayı. Hava erkenden kararıyordu ve biz öğlenciydik. Hoca ezanı okurken sırtımızda çantalar ile koşarak eve gidiyorduk. Sofra hazır ve biz kurt gibi acıkmıştık. Sofrada asitli içeceklerden çok komposto olurdu. Tabi o zaman Coca-Cola imana gelmediği için Ramazan konulu reklamlar pek de yoktu. Nihat Hatipoğlu ile henüz tanışmamıştık. İki buçuk saatlik Çağrı filmini 10 dakikalık bölümler halinde tüm Ramazan ayı boyunca verirlerdi. Teravih namazına tüm aile, tüm mahalle giderdik. Hala o yumuşacık halıya alnımı koyduğum günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Camiye bir saatten erkenden gidip, en üst katı çocuk bahçesine çevirirdik. Çocuklar her akşam camiye gelsin diye her akşam çikolata ve ş...

Doğarken Güneş Ardından Tepelerin...

      Doğarken güneş ardından tepelerin, amına koyim teletabilerin diyerek aklıma çocukluğum geliyor. Hani şu saf ve katıksız mutluluğun ucundan ısırıp ısırıp yediğimiz günler. Aç martılar gibi nereye konacağımızı bilmeden rüzgar nereye götürürse gittiğimiz günler. Yoğurdu, makarnayı şekerleyip yediğimiz, pötibörün arasında çikolata sürdüğümüz, ekmeğin arasına salça sürüp tost yaptığımız, bir kutu kola ile bir paket biskrem'i 4 kişi döndüğümüz günlerden bahsediyorum.       Bir pazar günü öğleden sonra dilimizde şarkılar, omuzlarında babalarımızın hep bir ağızdan bağırıyoruz. Bu sevda bitmez, babadan oğula geçer diye inletiyoruz stada giden yolu. O daracık tribün girişinin kapısı ekmek arası sucuk kokuyor, kağıt helva, pamuk şeker, taze simit buyrun...        Annemiz elimize ilk kitabı tutuşturmadan önce biz duvar yazılarından öğrendik sokak edebiyatını. Her geçen gün ettiğimiz küfürler değişti, kafiye değişmedi. Cemal Süre...

Kendimize Uygun İşi Nasıl Buluruz*

Roman Krznaric'in "Kendimize Uygun İşi Nasıl Buluruz" kitabını okuduktan sonra hazır tatile de girmişken yapıştır ulan Murat dedim. Kişisel gelişim kitaplarını okumayı bırakalı birkaç yıl olmuştu ama bu kitap daha çok iş etiği, iş felsefesi ve birey olarak iş ve özel yaşantının ayrımını mükemmel özetlemiş. Zaten okurken aklınızda soru işareti olan ve sizin de düşündüğünüz, yaşadığınız şeylere o kadar güzel değinmiş ki... Kariyerinizden nefret ediyorsanız ne yaparsanız? Hemen hemen her sabah yataktan zorla kalktığımız bir gerçek. Üniversitede öğrenci iken sabahları koşarak gideceğim işin hayalini kurardım. Mezuniyet sonrası 6 ay iş aradım. Onlarca mülakata girdim. İş beğenmediğimden değil kesinlikle. Zaten iş arama sürecinde tezgahtarlık, konserlerde yer göstericisi, statlarda ise otopark görevlisi olarak çalıştım. O zamanlar az kazanıyordum ama heyecanlıydım, içimde kendimi ispatlama ve mutlu olma arzusu vardı.  Yoğun ve tempolu çalışmak günümüzün gerçeği. Hayal...

NANA...

       Anneler Günü sayesinde herkesin üzerinde emeği olan güzel anneleri tanımış olduk. Kimileri boynuna sarılmış, kocaman gülümsemiş fotoğraf karesinde, kimisi yıllar öncesine gönderme yapmış. Kahvaltı sofralarını yılın bir günlüğüne mahsus babalar hazırlamış, şiirler yazılmış, şarkılar söylenmiş... İyi ki doğurmuşum, iyi ki büyütmüşüm. Bir de anne acısı çekenler var. Soğuk mezar taşına yüz sürenler, eski fotoğraflara bakıp göz yaşı dökenler...         Genç yaşta anne olan kadınların çocukları olarak şanslı mıyız bilmiyorum? Deneme yanılma yoluyla, çocukla çocuk olarak büyüttüler bizi. Beraber yaptık ödevlerimizi, bizim aldığımız notlar onların notlarıydı aslında. Her diploma alışımızda onların gururu, onların başarısıydı. Beraber büyüdük, beraber üzüldük, biz onların hatalarından ders çıkardıkları evlatları olduk. Çok duygusal yazmak değil amacım. Geçmişten bugüne geldiğimiz o meşakkatli yolu anlatmak derdim.      ...

Drama Yolları...

   Bu dünyaya beklentilere karşılık vermeye, başkasının izinden gitmeye, ezberlere uymaya, aynı şarkının nakaratı olmaya gelmedim. Ben, benim Ey Romalılar... İşte meydan; toprağa hayallerim karışmış, ezilmiş onlarca düşlerim, yarım kalmış benliğim. Herkesin derdi varlıklı olabilmek, benimkisi ise var olabilmek.        Mutluluk tacirleri dört yanımızı sarmış. Çeyrek altın lobisi ensemizde. Anneler kafamıza vuruyor, her ay kenara bir çeyrek altın koy diye. Bu kadar okuyup ne olacaksın ki! Bak falanca teyzenin oğlu okudu adam oldu. İşi gücü yerinde, çok para kazanıyor. Hayal kurmuyormuş benim gibi. Hayallerini satın alıyormuş. Sahi nereye gidiyoruz böyle kuzum. Biz birilerinin yerinde olmak istiyoruz. Birileri de bizim yerimizde. Kendi olmak isteyen kaç kişi kaldık ki bu dünyada.         Babalar uzaktan severmiş, belli etmezmiş hiç. Anneler çok korumacı. Yüzünüze karşı iken yeterli görmez ama siz yok iken yere göğe sığdıramaz...

Karanlığa Bir Mum'da Sen Yak !

       Bugün apayrı şeyler yazmak istiyorum. İş çıkışı ekipçe Gayrettepe Metrosundaki Karanlıkta Diyalog etkinliğine katıldık. 1 saat boyunca zifiri karanlıkta elimizde görme engellilerin kullandığı sopalar ile duvara ve birbirimize tutunarak farklı bir deneyim yaşadık. Ki bunları zar zor yaparken bir de rehberimiz vardı.       Güya okumuş, çok bilmiş, duyarlı insanlarız ya. Hani her şeyi gözlemleyip kendi değer yargılarımızı şekillendiriyoruz. Empati kurmak veya görme engellilerin yaşadığı zorlukları anlamaktan ziyade ben daha çok yaşamın güzelliğini anladım bir kez daha. Dikkat edersek çevremizdeki engelli insanlar genelde çok naif, nazik, güler yüzlü, anlayışlı insanlardır. Yani ben böyle olduklarını düşünüyorum. Bir insanı görünüşüyle yargılayamıyorsunuz. Kalp gözü denen şey var ya. Bir insanı sesinden tanıyorsunuz. Samimiyetini, sevgisini, sevecenliğini kelimelerden ve seslerden anlıyorsunuz. Birbirinize dokunmak o kadar özel bir şey ki...

Plaza tipi Mandıra Filozofu

   Sabah sekiz... Telefon çalmaya başlıyor ve nedense telefonu Devekuşu Kabare'deki repliği söyleyerek açasım geliyor. "Alo Galaksi Taksi, taksi yokkk". Üzerimde çok büyük emekleri olup, küçük yaşta hayallerimi siken hocam, bugün beni görse kendi ile gurur duyardı diye düşünüyorum. Tam para kazanmaya başlıyorum, kariyer fırsatı çıkıyor karşıma işten güçten soğuyorum. Para kazanmak bana göre değil diyorum. Bir kız ile tanışıyorum ya da ne hikmetse bir kız benden hoşlanıyor. Ulan diyorum acaba doğru zaman mı diyorum? Bir bakmışım ya ben kızdan soğuyorum ya da kızı kendimden uzaklaştırıyorum. Oy verdiğim parti iktidara gelsin! Kahrolsun faşizm, yaşasın ezilen hakların kardeşliği diye bağırasım geliyor. Ki henüz oy verdiğim parti bırakın iktidar olmayı belediye seçimlerini bile kazanamadı. Muhalefet kalmayı seviyoruz napalım :)        Komşulara göre arkadaşlığı ilişkiye çevirip evlenmeliymişim? Ulan finansçı adamın da seçeneği kısıtlı. Ya bankacı, ya dene...

Hit Em Up...

    Bu aralar iş hayatını eleştiren bir yazı yazmadığımın farkına vardım. Terfimi aldın lan yoksa, maaşa zam mı geldi gibi sorular gelmesin aklınıza? Öyle üç kuruşa sistem eleştirisini bırakacak yavşaklığa erişmedim daha :)       Geriye dönüp muhasebesini yaptım geçen yılların. Üniversiteden mezun olduktan sonra kendimce kalifiyeli bir mezundum. Akıcı olmasa da bir yabancı dilim, iyi bir lisans ortalamam, referanslarım, stajlarım ve her şeyden önemlisi kendimi iyi yetiştirdiğime dair inancım vardı. Fakat girdiğim onca iş görüşmesinde değiştiremeyeceğim şeyler yüzünden elenmek zorunda kalmıştım. Misal 22 yaşında yeni bir mezun kişinin hem aranılan iş tecrübesine sahip olması hem de askerliğini yapmış olması gibi. Ya da Türkiye'nin sayılı üniversitelerinden mezun olamadığı için ikinci veya üçüncü tercih olması gibi. Hayatın gerçeklerini ne kadar erken kabullenirsen yarışın başında kaybettiğin mesafeyi o kadar çabuk eritirsin.      ...

17 NİSAN SABAHI...

   17 Nisan sabahını bekliyoruz aylardır. Yine bir siyasi süreç sonucunda insanlarımızı kutuplaştırmayı başardık. Akrabalar, arkadaşlar, aileler birbirlerine düştüler. Birbirimizin gerçek yüzlerini mi gördük? Ne dersiniz? Şu kısacık ömrümde en büyük gayem mantıklı ve makul birisi olmaktı. Her fikri dinlemek, her ideolojiyi okumak, aşırıya kaçmadan kibire bulaşmadan yaşamak. Fakirin halinden, zenginin vizyonundan anlamak.  İktidarı eleştirmek, muhalefeti geliştirmek. Tüm bunları alınmadan, gücenmeden, kırmadan, gülerek, kimi zaman sinirlenerek ama her şeyin sonunda kaldığım yerden devam ederek yapmak istedim. Gelinen noktada anlıyorum ki Mevlana haklıymış. "Sen ne kadar bilirsen bil, senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır."           Politikacılar konuşuyor bizlere, bizler her seçim günü oy kullanıyoruz ama seçemiyoruz. Medya doğru ya da yanlışı değil, anlaşılmayanı bildiriyor. Okullarda verilen eğitim insanlığı değil, modern köleliği...