Kayıtlar

2024 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları!

Çocukluğumdan beri her zaman yaşadığım bir duygu vardır. Bunaldığımda kaçıp saklanabileceğim bir yer bulmak ve orada yalnızlığın verdiği sessizliği dinlemek. Sömestr ve yaz tatillerinde dedemin evi bunun için en ideal yerdi. Sabahın köründe tarlaya iner kendi kendime konuşur, bir ağacın gölgesine çöker kendimi dinlerdim. Akşama doğru esen rüzgarın verdiği keyifle, çimenlere uzanır yaprakların hışırtısını dinler, masmavi gökyüzünde kayıp giden bulutları izlerdim. Kitap okumak, düşüncelerimi yazmak ve arada kafamı kaldırıp sessizliği dinlemek... Okuldan, sorumluluklardan, gereksiz insan kalabalığından, menfaate dayalı ilişkilerden uzakta olmak ne güzeldi. Önce anneannem öldü, sonra okul bitti, dedem iyice yaşlandı, çocukluğumun en güzel anılarının geçtiği ev harabeye döndü, dedem ölmeden önce beni unuttu. Bitti rüya!  Poğaça, mısır, supangle ve sıcak ekmek kokardı dedemin evi. Didem Madak'ın o eşsiz dizeleri akla geliyor ister istemez. Ve ondan ilham alıyor insan. Bir daha çocuk olam...

Nabıcaz be Kamil?

Resim
Galiba günden güne konuşma ve yazma kabiliyetimi kaybediyor gibiyim. İnsanları belli bir süre boyunca dinlemekte zorlanıyordum zaten. Kemal Sunal gibi ağzımı açar açmaz, donup kalıyorum. Derin bir iç çekip, konuşmamın boşuna olduğunu anlıyorum. Bir zamanlar çok konuştum, bir faydasını görmedim diyordu Erdal abi. Ah o eski günler geliyor aklıma. Twitter, Facebook ve blogda yazılan binlerce yazı. Eş, dost, akraba demeden girişilen polemikler. En iyisini ben biliyorum. En haklı benim. Yunan tragedyalarındaki gibi topluluğa nutuk çekmeler. Küçük dağları ben yarattım amına koyim. Bugünkü halimle o günkü zamanlara bakınca ne kadar da aptalmışım diyorum kendi kendime. Ama şu da bir gerçek ki; makul ve aklı selim birisi olabilmek için bu aptallık yollarından geçmemiz gerekiyor.  17 yaşında yazdığım ilk yazılarda en çok vurgu yaptığım şey "ben bir gün mutlu olacağım" mottosuymuş. Gören de Üvey Baba dizisindeki Lamia gibi çocukluk yaşadım zanneder. Başka bir evrende babam veresiye rakı...

Var mıydık? Belki Biraz...

Artık çalar saatin ruhumu kamçılarcasına ötmesine gerek duymadan uyanabiliyorum. Telaş yok, karnımda uçuşan rahatsız kelebekler yok, geç kalırım kaygısı yok, hesap vermekten korkacağım bir patronum yok. Bembeyaz tavana 15 dakika boyunca bakarak kendimi yataktan çıkarmak için ikna etmeye çalışıyorum. Bu sabahın diğer sabahlardan farkı nedir? Neden işe gitmeliyim? Tefekkür etmek için günün en uygun saati. Yataktan kalktığım anda Hannah Arendt'in bahsettiği "Animal Laborans" gibi davranmaya başlıyorum.  Uyanmak için yüzüme birkaç defa soğuk su çarpıyorum, boğazımdan aşağı birkaç lokmayı zorla itekliyorum, sonra o birkaç lokmayı tuvalette ıkına ıkına çıkarıyorum, ayaklarım geri geri giderken insan seline karışıp toplu taşımayla işime yetişmeye çalışıyorum. Tüm gün çalışıyormuş gibi yapıyorum, patronum da maaş ödüyormuş gibi yapıyor. Geçinemiyorum ama ay sonunu getirebiliyorum. Yaşamıyorum ama var oluş mücadelem devam ediyor. Muhtemelen emekli olana kadar böyle devam edeceğim....