Donnie Darko gibi Hayatın Anlamını Ararken...

    Meydan ana-baba günü. Yürüyen merdivene binebilmek için 3 dakika bekliyorum. Bir elim cebimde, öbür elimde kitap. Kalabalığa bakıyorum. Bu kadar insanın içinde ruh öküzümü bulabilir miyim diye? Eskiden başım eğik yürür, hayal kurardım. Kendi kendime gülerdim, ki bazen kahkaha attığım olurdu. İnsanlar bu çocuk deli mi diye söylenir geçerdi yanımdan. 

      Artık her insanın yüzüne bakarak yürüyorum. Misal tahmini 25 yaşında genç bir anne önümde yürüyor. Bebek arabasını ittiriyor. Benim arkadaşlarımdan neyim eksik demiş evlenmiş. Yetmemiş bir de çocuk yapmış. Acele ediyor. Bir eli telefonda seri şekilde like'lıyor fotoları. Önceleri kına (henna night), gelinlik, düğün, balayı fotoğrafları paylaşılıyordu. Şimdi doğum, ilk diş, ilk yaş fotoğrafları. Hımm bakalım hangimiz daha mutluyuz. 

       Ritimli bir şekilde topuklu ayakkabıları ile yürüyen tipik bir bankacı radarıma giriyor şimdi. Aklıma birden Bahar Candan geliyor. "Yaz meyvesi tadında dondurma gibisin. Birazcık yesem çabuk erir misin?" Neyse oğlum kendine gel. Telefonda arkadaşına dert yanıyor. Hedefler tuttukça, yeni hedefler, kıskanç iş arkadaşları, yeni tanıştığı çocuğu da çekiştirmeden olmuyor. Çok evcimenmiş. Annesine düşkün, her akşam dışarı çıkmak istemiyormuş, yalnız kalmalıymış biraz. Kitap okuyup, edebiyat konuşarak çok sıkıyormuş. Bir ara lan dedim. Bu beni anlatıyor. Hassiktir dedim. Demek ki ilişkiler bundan yürümüyor :) Hemen koşarak uzaklaştım. 

        Metrodayım. Kapı kenarındaki koltukta idealist bir adam oturuyor. Takım elbiseli ama kirli sakal da var.  Arada kafasını kitaptan kaldırıp, boşluğa bakıyor. Belli ki okuduklarını kafasında tartıyor, düşünüyor. Önünden onca güzel kız geçiyor. Ama gözü görmüyor. Karamsar bu belli. Yalnızdır da kesin. Şimdi işe gidip, hayvan gibi çalışacak. Neden? Daha çok kitap alabilmek için mi? Kesin kızlar beni anlamıyor diye arkadaşlarına da sitem ediyordur. 

     Üsküdar sahilinde bir çay bahçesinde oturuyorum. Derin derin nefes alıyorum. Kız kulesine bakıyorum. İlker'i anıyorum. Yalın ayak çingene çocuklar geçiyor. Birkaç yüz metre ötede parkta çadırda yaşıyorlar. Her gün önlerinden milyonlarca liralık arabalar geçiyor. Hayat onları ıskalamış sanırım. Propaganda arabaları geçiyor bağıra bağıra. Memleket meselesi... İzmir Marşı Dombra'ya karışıyor. Derken bir çift el ele giriyor bahçeye. Erkeğin elinde kitap, kız çantasından defter-kalem çıkartıyor. Hararetli bir sohbet başlıyor. Erkek konuşurken, kız gözlerinin içine bakıyor. Eller, jest ve mimikler... Akşam güneşi yüzünü gösteriyor Kız kulesinin ardından. 

        Hesabı ödeyip ağır ağır Salacaktan Üsküdar meydana doğru yürüyorum. Çingenelerin önünden geçerken ne kadar şanslı olduğumu hissediyorum. Üstü açık spor araba son ses müzik ile karşıdan göründüğünde talihsiz olduğumu düşünüyorum. Başarılı bir adamın gülümseyerek geçip gittiğini gördüğümde treni kaçırdığımı biliyorum. Mutlu bir çift el ele sahilde yürürken yalnız olduğumu hatırlıyorum.

         Karmakarışık duygular içindeyim. Ne iş yapsam, nerede yapsam, para hayatımı kolaylaştırırken mutluluk getirir mi acaba? Ben de neden diğerleri gibi basit yaşayamıyorum. Bir kadını sevebilmek bu kadar mı zor? Ben mi tercih ediyorum yalnızlığı, yoksa beceremediğimden mi yalnızım. İlla birisi ile olmak için acele mi ediyoruz. Tren kaçıyor mu gene mi el sallayacağız ardından. Yoksa daha çok tren geçer , biz beklemeye devam mı edelim?  Nasihate değil birilerinin beni dinlemesine ihtiyacım var. Özgüven kaybı almış başını gitmiş. Hoşlandığım kızlara dostum diyorum, oturuyor derdimi anlatıyorum. Bir de yetmiyor felsefe yapıyorum. Prostat olmuş amcalar gibi kesik kesik kelimeler boşalıyor ağzımdan :) Bağıra bağıra yaşayacağım günler bir an önce gelsin. Yoksa portakal soyduğum meyve bıçağı ile tahammül edemediğim insanları bıçaklayacağım. Tabi önce kendimden başlamaz isem...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nasıl Olunmaz?

Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları!

Neyse Neyse...